one shot: deniz tuzu

-hiç aramıyorken bulduğumuz güzel yerler.

                          Cemre'den

"Hadi Cemre ya!"

Hazal'ın sesiyle başımı elbiseye eklediğim iğneden kaldırdığımda sabırsızlıkla beni beklediğini gördüm.

Bir dakika bir dakika biz tanışmış mıydık? Ben Cemre. Beni genelde iğnelerle ve renkli boncuklarla bir şeyler düşünürken görebilirsiniz. Şu aralar sözde ara vermiştim ama dayanamıyorum işte. 

"Tamam çıkalım." dediğimde Hazal bana söylendi.

"Yaz tatiline iş getirmeyecektin sözde. Ben hiç kitap yazıyor muyum mesela?" 

Çantamı koluma geçirirken kıskaçlı bir tokayla saçlarımı tutturdum. "Gizliden gizliye belleğine kitabın için veri topladığını bilmiyorum sanıyorsun dimi?" dediğimde önden yürümeye başlayarak evin kapısına kadar yürüdü ve bana dönerek konuştu.

"Sen benim ciğerimi biliyorsun kızım." dedikten sonra kaşlarını kaldırdı ve heyecanla konuştu. "Şimdi sahile iniyoruz ve denize giriyoruz sonra rüzgar bizi nereye götürürse." dediğinde vurgular gibi baş parmağını bana doğru salladı. "Ama telefonda elbise tasarımlarına gömülürsen sana küserim."

"Of abarttın sende." dedim gülerken. "O kadar da bağımlısı değilim." 

Hazal bana gülerken kapıyı açtı. 

Hazal Film Tasarımı ve Yazarlık okuyor. Okulu biraz uzattı. Her gittiği yerde yaşadığı ya da kafasında yaşadığı şeyleri not alıyor ki ilk kitabı kendi hayatından bir şeyler olsun. Beni yaz tatiline çıkmaya ikna edende oydu. Yoksa yaz boyu ev atölye arası mekik falan dokurdum herhalde.

Sıkıcı bir insan değilim. Ama işin eğlence kısmına kadar biraz sıkıcıyım. Beni bir yere gitmek için on gün önceden ısrar etmeye başlarlar genelde ama yine de gittiğimizde en çok eğlenen ben olurum. 

Hazal’la birlikte sokağa çıktığımızda güneş gözlerimizi kamaştırıyordu. Yazın o ağır ama özgürlük kokan havası hemen yüzümüze çarptı. Sokakta yürürken yan yana konuşuyorduk. Hazal’ın enerjisi gerçekten bulaşıcıydı yanında olunca insan kendini ister istemez maceranın içinde buluyordu.

“Biliyor musun Cemre.” dedi bir anda “bu yaz hayatımızın en önemli yazı olacak. Hissediyorum.”

“Sen her yaz için öyle söylüyorsun.” dedim gülerek.

“Hayır bu başka.” diye diretti. “Çünkü bu yaz plan yapmıyoruz. Her şey akışına bırakılacak.”

Benim planlı kişiliğim bu cümleyi duyunca hafif ürperdi. “Akışına bırakmak mı? Yani önceden karar vermeyecek miyiz?”

Hazal gözlerini kısarak bana baktı. “Aynen öyle. Önceden karar vermek yok. Spontane macera, anı yaşama, akışa güvenme. Yani senin için tam bir kabus.”

Kaşlarımı çatıp alayla gülümsedim. “Teşekkür ederim beni ne kadar iyi tanıdığını bir kez daha hissettirdin.”

“Tanımakla kalmıyorum sana meydan okuyorum.” dedi ciddi bir ses tonuyla. “Bu yaz plan yapan değil planları bozan olacaksın." dediğinde ona kıkırdadım. Sonra elleriyle anlatımı destekleyerek konuşmaya başladı. "Şöyle düşün kitabıma yeni karakterler eklenecek. Mesela şurada bisiklete binen çocuk ya da kimsenin görmediği şu şemsiyenin arkasında fotoğraf çekinen kız.. Gibi gibi."

"Herkesle konuşma yeteneğin olduğu için buna eminim zaten." dedim sırıtarak. Gerçekten de öyleydi. Tanımadığı herkesle anında samimi olabiliyordu. Buna bazen imreniyor bazen 'yok ben böyle iyiyim' gibi bir tavır takınıyordum. Aklıma gelen şeyle gülerek ekledim. "Geçen yaz hâlâ adını bile bilmediğimiz o teyze bize düğün davetiyesi vermemiş miydi?”

“Evet!” dedi heyecanla. “Ve sen kabul etmediğin için koca bir düğünü kaçırdık. Halbuki ben oynamaya hazırdım.”

“Ben de hazırlıksız gitmeye hazır değildim.” diye karşılık verdim.

O sırada sahile yaklaşmıştık. Deniz kokusu burnuma doldu hafif rüzgâr saçlarımı yüzüme doğru savurdu.

"Hep bu yüzden kaybediyorsun işte. Bazen bazı şeylere hazırlıksız yakalanman gerekir."

Deniz kokusunun içimi açmasına rağmen Hazal’ın son sözleriyle bir an düşündüm. Hazırlıksız yakalanmak… benim için kaos onun için maceraydı.

“Kaybetmiyorum ki.” dedim biraz kendimi savunur gibi. “Ben sadece garantici davranıyorum.”

Hazal bana yan gözle bakıp kahkaha attı. “Garantici davranan insanlar en çok fırsatı kaçıranlardır Cemre.” dedi sonra kumlara ayakkabılarını çıkarıp yalınayak basmaya başladı. “Hadi gel.”

“Dur ya, ben spor ayakkabılarımı mahvedemem.” deyip ben de ayakkabılarımı çıkardım. Ayağım kuma değer değmez tuhaf bir huzur hissettim. Hazal’ın peşinden yürürken gözüm sahildeki kalabalığa kaydı. Çocuklar kovalamaca oynuyor, birkaç genç gitar çalıp şarkı söylüyordu. Yan tarafta da renkli uçurtmalar gökyüzünde dans ediyordu.

“Bak işte.” dedi Hazal, bana uçurtmaları göstererek. “Onlar da plan yapmamış. Bir baktılar rüzgâr var, hadi dediler uçurtma uçuralım. Sen olsan önce uçurtma ipini ölçer, rüzgârın hızını hesaplar, sonra günlüğüne not alırdın." dedi ve bana döndü. "Yanlış mıyım?"

“Yani…” dedim kıkırdayarak. “Biraz doğru olabilirsin. Ama uçurtma da nerden gelmiş rüzgara hazırlıksız yakalandılarsa mesela." dediğimde bana 'takıldığın nokta gerçekten bu mu' der gibi baktığını gördüm.

"Tamam ya seni ikna etmeye çalışmayacağım." dedi ve gülümserken çantayı bir kenara bıraktı. Sonra hızla elimden tuttu ve bir anda denize doğru koşmaya başladı.

"Hazal dur! Ya kıyafetlerimiz-" 

Harika. Cümlem daha bitmeden denizdeydik bile. Üzerimdeki crop'un altı da şortum da sırılsıklamdı.

Hazal gülerek bana döndü. "Su çok güzel değil mi?!" dedi heyecanla.

"Sen delisin." dediğimde ona ellerimle su sıçrattım. 

"Ama sen kaşınıyorsun. Bak saçların da ıslanır sonra." dedi beni tehtid eder gibi. 

Bununla gülümseyerek başımı geriye doğru eğdim ve saçlarımın suya dalmasına izin verdim. "Neyse ki deniz tuzlu saçı seviyoruuum!" dediğinde gülerken o da bana su sıçratmaya başladı.

Denizde biraz daha zaman geçirdikten sonra sahile çıktık. Tamam tamam biraz değil baya zaman geçirmiştik. Bunu ellerimin buluşmasından anlayabiliyordum. Neyseki çantamıza yedek bir şort ve bol bir tişört koymuştum ikimiz içinde. Kabinlerde onları giyindikten sonra sahil boyu yürümeye başladık.

"Burası çok güzelmiş aslında." dedim etrafa bakınırken.

"Ben seçtiğim için." diyen Hazal'a gülerken etrafa bakınıyorum. "Cemreee!" diyen Hazal ile merakla ona döndüğümde beni kolumdan çekiştirdi. "Şu cafeye girelim mi?" dediğinde gözlerimi kısarak cafenin tabelasını okudum.

Şimşek Cafe.

"Neden bu kadar heyecanlandın?"

"Çünkü içerdeki çocuk çok yakışıklıı!" dediğinde beni çekiştirdi. 

"Hazal tuz kokuyoruz." dedim itiraz eder gibi.

"Ya tadımıza mı bakacaklar sanki? Hem benim canım çok tatlı çekti hadii!" dediğinde ona daha fazla itiraz etmedim ve cafeye yöneldim.

"Kesin tatlı çekmiştir canın eminim." dediğimde gülümsediğini ve saçlarını düzeltmeye çalıştığını görebiliyordum.

İçeri girdiğimizde üzerimize vuran serin klima havası denizin tuzlu rüzgârından sonra resmen ilaç gibi geldi. Şimşek Cafe sandığım kadar kalabalık değildi ama masalar doluydu. İçerisi rengârenk ışıklarla süslenmişti duvarlarda eski film afişleri vardı. Tam Hazal’ın seveceği türden bir yerdi.

Hazal beni dirseğiyle dürterken konuştu. "Çocuk tezgahın arkasında." dediğinde gözlerim direkt bir kızdan sipariş alan çocuğa kaydı. Esmere yakın bir cilt tonu vardı ama çokta esmer değildi. Alnına dökülen saçlarını hafifçe havaya kaldırmıştı ve küpe takıyordu. Yani tam Hazal'a göreydi.

"Eh." dedim Hazal'a dönerek. "Fena değil.'

"Fena değil mi?!” diye fısıltıyla bana çıkıştı. “Resmen film sahnesi gibi çocuk!”

Ona burnumdan gülerken tezgahın arkasındaki diğer çocuk bize seslendi. "Size ben yardımcı olayım." dediğinde gözlerimiz o tarafa dönerken çocuğu buldu. Kumral ve uzun boylu bir çocuktu. Üzerindeki mutfak önlüğü diğerinin aksine buraya ait olduğunu tescilliyordu.

"Hayır ya!" dedi Hazal mırıldanarak. "Neyse." dedi sonra. "O zaman tezgahın önünde bir şeyler içelim." dedi ve yürümeye başladı. Ona gözlerini devirerek arkasından ilerledim.

"Hoşgeldiniz." diyen kumral çocuk gülümsedi. "Ne alırsınız?"

"İce latte alabilir miyiz iki tane?" dedi Hazal heyecanla sandalyelerden birine otururken. 

İyi de hani bu kızın canı tatlı çekmişti yahu? 

"Tabiki." diyen çocuk arkadaki mutfak kısmına geçip makineyi çalıştırırken geri bize döndü. O sırada Hazal'ın gözüne kestirdiği ve oturduğumuzdan beri gözünü ayırmadığı çocuğun müşterisi gitmişti. "Başka bir şey ister misiniz?" dedi kumral çocuk.

"Yok teşekkürler." dedim Hazal'ın onu dinlemediğini fark ederek. 

Kumral çocuk önümüze kahveleri koyarken Hazal diğer çocuğa seslendi. "Pardon buranın sahibi siz misiniz? Ya da tanıyor musunuz sahibini?" dediğinde çocuk ilk defa başını kaldırıp ona bakmıştı. Ve kelimenin tam anlamıyla Hazal'ın kalbinin sesini buradan duyabiliyordum.

"Yok ben değilim." dediğinde yanındaki çocuğun omzuna elini attı. "Arkadaşımın cafesi." dediğinde Hazal kaşlarını kaldırdı.

"Ne güzel." dediğinde kumral çocuğa döndü. "İsmini soracaktım da epey ilgimizi çekti."

Kumral çocuk gülümsedi. "Soyadım." dediğinde elini Hazal'a doğru uzattı. "Ege Şimşek." dediğinde Hazal gülümsedi. 

"Hazal Küçük."

Çocuk sonra elini bana uzattığında gülümseyerek tokalaştım onunla. "Cemre bende."

Ege gülümseyerek yanındaki çocuğu gösterdi. "Bu da Çağrı. Boş zamanlarında.." dedi ve alayla Çağrı'ya döndü. "Yani neredeyse her zaman yardım ediyor bana. Tabi canı sıkılırsa." dediğinde Çağrı gülümsedi.

"Yerdin mi övdün mü?" dedikten sonra bize dönerken ekledi. "Memnun oldum kızlar. Ege'nin kusuruna bakmayın kendisi beni biraz kıskanıyor da." dediğinde Hazal kaşlarını kaldırdı.

"Neden bu kadar boş zamanın var?"

"Dünyayı geziyorum ben." dedi Çağrı.

Hazal’ın gözleri bir anda ışıldadı. “Dünyayı mı geziyorsun?!” diye sesini gereksiz bir şekilde yükselttiğinde ben gülmemek için dudağımı ısırdım.

Çağrı gülümseyerek başını salladı ve Ege'ye döndü. "Bak insanlar ne kadar merak ediyor." dediğinde bize dönerek ekledi. "Kendilerini yalvar yakar İtalya'ya bile götüremedim." dediğinde Ege omuz silkti.

"Burada iyiyim ben." 

"İtalya teklifini reddetmen baya kötü olmuş yalnız." dediğimde sohbete karışmama bende şaşırmıştım. Ama çok cana yakın gelmişlerdi ne yapayım?

Ege'nin telefonu çalarken mutfağa doğru ilerleyerek telefonu kulağına götürdü.

"Beni asla anlamıyor işte. Burada takılıp duruyor." diyen Çağrı'yla Hazal derin bir iç çekti.

Şimdi 'Ben seninle ömür boyu gezebilirim.' falan diye korkmuyor değilim. Ama neyseki olmadı.

"Benim başımda da var aynı model." dediğinde önce gülümsedim sonra oradaki modelin ben olduğumu anlayarak yüzüm düştü. "Sahile inmeye zor ikna ettim." dediğinde Çağrı güldü.

"Senin işin daha zor o zaman." dediğinde Hazal tam ben burda yokmuşum gibi iki dakika önce tanıştığı çocukla gıybetimi yapmaya devam ediyordu ki Ege Çağrı'ya seslendi. 

"Berk nerede kaldı?"

"Bilmem." diyen Çağrı saatine baktı. "Çıkışı beşteydi. Gelir şimdi. Noldu?"

"Doğum günü organizasyonu yapacaklarmış bu akşam. Benim pastaya başlamam lazım sen Berk gelene kadar idare et." dediğinde arkadaki kapıdan geçerken bize döndü. "Görüşürüz kızlar."

"Görüşürüz."

Çağrı kollarını önümüzdeki tezgaha dayarken kaşlarıyla Ege'yi işaret ederek konuştu. "Yine bana kaldı işte." 

"Yo kurtarıcısı geldi." diyen çocukla gözlerimiz sesin sahibine yani Çağrı'nın durduğu bar kısmına giren çocuğa kaydı. 

Kumraldı. Ama Ege'den kısa boyluydu. Saçları alnını kapatıyordu. Üzerinde beyaz bir tişört altında ise siyah bir eşofman vardı. Her neyse niye bu kadar inceledim?

Çocuk mutfağa girmek için hamle yaparken seslendi. "Geldim bro. Duydum ki gözün yollarda-" 

Sözü Ege'nin sesiyle kesildi. "Mutfağa girmen yasak."

Hazal bununla gülerken Çağrı'ya doğru eğilerek sordu. "Neden yasak?"

Çağrı sırıttı. "Biraz-"

Gelen gürültüyle sözü kesildi. Hepimiz oraya döndüğümüzde yeni gelen çocuğun geri dönerken tezgahın üzerindeki bardağı düşürdüğünü gördük.

Çağrı bize geri dönerek ekledi. "Sakar diyecektim."

"Yine ne kırdın?" diye bağıran Ege'nin sesini duyan çocuk mahçup bir şekilde konuştu.

"Bardak."

"Yemin ederim sayende batacağım Berk."

Adının Berk olduğunu öğrendiğim çocuk gülerken eline bir rutin gibi kenardaki faraşı aldı ve cam kırıklarını süpürürken konuştu. "Sen kolay kolay batmazsın merak etme." dediğinde sırıtarak Çağrı'ya döndü ve göz kırptı.

Peki ben neden sırıtıyorum şuan? Bardağın düşmesi falan mı komik geldi acaba? Her neyse ben kahvemi içeyim. 

Pipetime eğilip bir yudum alırken Çağrı konuştu. "Ee siz napıyorsunuz?"

Bu soruyu bana bakarak değil Hazal'a bakarak sorduğu için ben cevap vermedim ve gülümseyerek Hazal'a döndüm.

Hazal Çağrı’nın sorusuna o kadar hevesli bir şekilde atladı ki sanki bu anı bütün gün beklemiş gibiydi. “Biz mi? Yazın keyfini çıkarıyoruz işte! Sahil deniz biraz macera... Cemre’yi de zar zor ikna ettim normalde bu kız elinde iğne iplik falan.” dedi ve bana yan gözle bakarak sırıttı.

Çağrı’nın gözleri bir an bana kaydı hafif bir gülümsemeyle. “İğne iplik ha? Ne üretiyorsun modacı mısın?” 

"Modacı sayılır." dedim kahvemi yudumlarken. “Şuan bir şeyler tasarlıyorum. Ama daha profesyonel değil.”

"Yeteeer." diye lafa atladı Hazal dramatik bir şekilde ellerini havaya kaldırarak. “Cemre kendini küçümser hep. Kız resmen sanat eseri yaratıyor! Görmen lazım geçen yaptığı bir elbiseyi giydiğimde herkes tasarımcımı sordu."

"Abartma." dedim yüzümün hafif kızardığını hissederek. 

"Selam." diyen az önce bardak kıran çocuğun bize bakarak konuşmasıyla ina döndüm. "Biraz gürültülü girdim ama olsun." dedi ve ekledi. "Berk ben."

"Hazal bende." dedi Hazal gülümseyerek.

Çocuğun bakışları bana döndüğünde ne diyeceğimi bilemedim. Neden bilemedin ki Cemre? Adını söyleyeceksin.

İç sesimi susturup gülümsedim. "Cemre bende."

"Memnun oldum." 

Çağrı araya girerek konuştu. "Berk sağ olsun her girişi bir olay.” dedi Çağrı alaycı bir şekilde Berk’e bakarak. "Her anlamda." dediğinde Berk'e göz kırptı ve bize döndü. "Berk buraya geldiğinde hiçbir siparişi almama gerek kalmıyor." diyen Çağrı ile merakla sordum.

"Neden?"

"Çünkü masalardaki kızların hepsi siparişi onun almasını istiyor." dediğinde Hazal aniden lafa atladı.

"Ben senin almanı istedim." dedi direkt Çağrı'ya bakarak.

Kaşlarım havaya kalkarken dudaklarımı gülmemek için birbirine bastırdım. Bunu söylemiş miydi gerçekten? 

O sırada Berk'in de gülmemek için yoğun bir çaba harcadığını gördüm.

Çağrı'nın gözleri ise Hazal'ın üzerinde asılı kalmıştı. Etkilenmişe benziyordu ki bence haklıydı. 

"Biz kalksak mı artık?" dedim Hazal'a dönerken.

Hazal durumu toparlamaya çalıştığımın farkına vardı ve başını salladı istemeye istemeye. "Kalkalım." dediğinde Çağrı'ya döndü. "Hesabı alabilir miyim?"

Çağrı ona muzip bir bakış attı. "Hesabı akşam alabilirim." dediğinde Hazal'ın yüzüne tereddütlü bir gülümseme yerleşti.

"Nasıl yani?"

"Akşamki doğum günü organizasyonuna gelir misiniz? Eğlenceli oluyor burada baya." dediğinde tam Hazal konuşuyordu ki aniden konuştum.

"Geliriz."

Hazal bununla şaşkınlıkla bana dönerken kendime şaşırdım. Noluyordu bana Allah aşkına?

"Saat sekizde." diyen Çağrı ile Hazal birbirine el sallarken gözüm mutfakta bir şeylerle uğraşan Berk'in üzerine kaydı. 

Cafeden çıkıp yol boyu yürümeye başladığımızda Hazal Çağrı'yı anlatıp duruyordu ben ise başımı sallıyordum.

"Ne kadar cool ve tatlı biri ya. Ve şakacı! Ayy Cemre tam bana göre değil mi ama? Kesinlikle kitabımın başrolü olmalı. Arkadaşları da acayip kafa çocuklar..."

O anlatmaya devam ederken az önceki çocuğu düşünmeden edemedim. Berkti dimi adı. Evet Berk'ti. Acaba o ne yapıyordu? Geç kalmasının sebebi neydi? Gözleri hangi renkti?

"Cemre sana diyorum!" diyen Hazal dururken gözlerimin önünde elini sallıyordu.

"Ne?" dediğimde kaşlarını çattı.

"İyi misin sen?" dedi merakla.

Başımı salladım. "İyiyim."

"Şey diyordum. Şimdi o beni bir yere çağırdı ya bende onu yemeğe mi çağırsam?"

Kaşlarımı kaldırıp alayla konuştum. "Yok Hazal direkt evlenme teklifi et."

"Ayy." dedi Hazal yüzü düşerken. "Boşuna ümitlendim ben dimi? bana numarasını bile vermedi."

"Ya saçmalama." dediğimde ona göz kırptım. "Bence sende onun ilgisini çektin."

Hazal aniden yolun ortasında durdu ve beni de durdurdu. "Ciddisin dimi? Ciddisin."

"Evet ama hadi yürüyeli-"

Gözlerim sahil kenarında tek başına oturmuş yere bakan altı yedi yaşlarındaki çocuğa kayarken kaşlarım çatıldı. Üzgün gözüküyordu.

"Noldu yine ya?" diyen Hazal'da o tarafa dönerken ekledi. "Hadi yanına gidelim."

"Merhabaa!" dedim çocuğa doğru eğilip diz çökerken.

Çocuk hüzünlü gözlerini yerden kaldırıp yüzüme dikti ve üzgün bir tonda "Merhaba." diye karşılık verdi. 

"Ne oldu sana?" diye sordum ona ilgiyle.

"Balonum gökyüzüne kaçtı." dedi alt dudağını büzerek.

Hazal hemen konuştu. "Ay üzüldüğün şeye bak yakışıklı? Ben hemen bir koşu gidip alırım sana bekle burada." dediğinde yanımızdan uzaklaştı.

"Ailen nerede?" diyerek tam ayağa kalkacağım sırada arkamdan gelen sesle irkildim ve arkaya doğru sendeledim.

"Cenk."

Şuan kendimi ağır çekimde yere düşüyor gibi hissediyorum. Umarım bir yerlerim kırılmaz. Abartma Cemre. 

Beni belimden kavrayan kollarla gözlerim bir çift ela gözle birleştiğinde onun nefesi yüzüme vuruyordu. Evet evet az önce merak ettiğim sorunun cevabı elaydı. Gözleri elaydı. İçibde kaybolabilecek gibi hissettim.

Dudaklarının kenarına yerleşen küçük tebessümle gözlerim dudaklarına kaydı. Çok yakındık. Ve ben deniz tuzu korkuyordum. Ah Hazal ya bazı şeylere hazırlıksız yakalanmam gerekirdi bir de.

"Korkuttum mu?" dediğinde yavaşça kollarından doğruldum. 

"Yok... yani bir anda.. hazırlıksız yakalandım." dediğimde saçlarımı düzeltmeye çalıştım aceleyle.

Bana başını sallarken yanımızdaki çocuğun saçlarını karıştırdı. "Noldu lan?"

"Balonla-" çocuğun sözünü Hazal'ın gelişi kesti.

"Buyrun küçük beey!" dedi Hazal eli balonlarla doluyken. 

"Teşekkür ederim." dedi çocuk utangaç bir şekilde. "Hepsi benim mi?"

"Harbiden abartmamış mısın Hazal?" dedim dayanamayarak.

"Yoo. Kıskandın dimi?" dediğinde balonların içinden üç tane balon çıkardı ve kalanları çocuğa geri verdi. 

Elindeki üç balonla ona anlamsızca bakarken birini bana uzattı. "Al biri senin." dediğinde diğerini de Berk'e uzattı. "Bu senin." dedi ve elinde kalan balonu da göstererek konuştu. "Bu da benim."

Berk elindeki balonla sırıtarak konuştu. "Yalnız her gün kaçırıyor bu afacan burdan balon." 

"Ya Berk abii!" dedi çocuk ona sitemle.

Berk açıklamak ister gibi bize dönerek konuştu. "Bizim yan dükkandaki Hasan Amca'nın oğlu. Babasına yalvar yakar her gün balon aldırıyor ama her seferinde kaçırıp burada üzülüyor." dediğinde gülmeden edemedim. Onun gözleri ise bana dönüktü ve baya uzun baktı.

Ne oluyor kalbim? Neden ritmin değişti şimdi?

"Babanın dükkanı neresi bakalım?" dedi Hazal çocuğa dönerek.

Cenk onun elinden tuttu. "Görmek ister misin?" diyerek onu götürmeye başladı. 

"Hemen bi bakayım gelicem." dedi Hazal bana doğru ve çocukla yan dükkana doğru ilerlediler.

"Hep bu kadar meraklı mıdır senin arkadaşın?" dedi Berk merakla bana dönerken.

Rüzgarın uçurduğu yavaştan kurumaya başlamış saçlarımı geriye çekerek konuştum. "Yani meraklı değil de... Bir kitap yazmayı planlıyor. Farklı farklı mekanlardan da ilhamlar topluyor işte." dediğimde söylediğimi hiç dinlemiş gibi bakmıyordu bana. Yine de başını salladı ve dudaklarını aralayarak konuştu. 

"Saçların.." dediğinde elimdeki telefonu hemen kaldırıp saçlarıma baktım. Evet iğrençlerdi. Dalgalı ve dağılmış gözüküyorlardı. Ama o cümlesine beklemediğim bir iltifatla devam etti. "Çok güzel gözüküyor..." dediğinde kendime bakmak için kaldırdığım telefonu indirirken göz göze geldik. "Yani deniz tuzundan galiba." dediğinde yüzümü buruşturdum.

"Kokuyor dimi?" dedim saçımdan bir tutamı burnuma götürürken.

"Yok." dediğinde gözlerini kaçırdı benden ve denize döndü. "Güzel kokuyor." dediğinde yüzüme bir gülümseme yerleşti. 

"Teşekkür ederim." dedim bende denize dönerken. Bunu utandığımız için mi yapmıştık bilmiyorum. Ama tatlı bir andı. 

"Sen napıyorsun?" dediğimde ona dönerken ekledim. "Yani arkadaşların biri cafe işletiyor biri dünyayı geziyor falan. Baya çok yönlü bir yaşamınız var gibi." 

Gülerken başını salladı. "Spor antrenörüyüm ben." dediğinde onu baştan aşağı süzdüm ve mırıldandım.

"Belli oluyor." 

Bununla kaşlarını kaldırıp güldü. Çok güzel gülüyor. Baya güzel gülüyor. 

Bi dakika bi dakika ben ne demiştim? Çocuğu sapık gibi baştan aşağı süzerek 'belli oluyor' mu demiştim? Bu güzel güldüğü gerçeğini değiştirmiyor.

"Ee... Yani... Şey.." diye hecelemeye başladığımda bu halimle gayet eğleniyordu anlaşılan. Kahkaha attı ve başını salladı.

"Kıpkırmızı oldun."

"Hadi ya!" dedim ellerimi yanaklarıma koyarken. "Güneş çarptı herhalde." dediğimde sırıttı.

"Kesin."

"Geldiiim geldiim!" diyen Hazal'ın sesiyle rahat bir nefes verdim. "İçerisi acayip güzel Cemre. Tam bir nostalji dünyası. Ba-yıl-dım!" dedi abartıyla hecelerken.

"Gidelim mi artık?" dediğimde Berk'in bana bakarak gülümsediğine emindim. Aferin Cemre rezil oldun.

"Gidelim." diyen Hazal'ın ardından Berk'i buldu gözlerim istemsizce. 

"Akşam görüşürüz o zaman." dedi gözlerimin içine bakarken. Gülümsedim.

"Görüşürüz."

Hazal'ın yanında yürümeye başladım. Bu neydi şimdi ve benim yanaklarım niye bu kadar yanıyordu? Sırıtıyor muydum ben?

Eve geldiğimizde hızla bir duş alıp hazırlanmaya başladım çünkü saat epey yaklaşmıştı.

Üzerime bordo sıfır kol bir crop geçirirken altına da beyaz efil efil bir etek giydim. Saçlarımı hafif dalgalandırdıktan sonra bordo bir tokayla tutturul başıma bir bandana bağladım. Yaz ayında olduğumuz için makyaja çokta gerek olmadığını düşünerek sadece bordo bir gloss sürdüğümde hazır gibiydim. Takılarımı takıp bordo ayakkabılarımı da giydiğimde koluma hasır üzerinde çiçek detayı olan bir çantayı elime alıp odadan çıktım.

"Ben hazırııım." dedikten sonra telefonumu kaldırıp saate baktığımda saat yediye geliyordu. Orası ise buradan yarım saat uzaklıktaydı. Tam Hazal'a sesleneceğim sırada odasından çıktı.

Bembeyaz giyinmiş gold takılarla da bunu süslemişti. Aklıma gelen espriyle gülmeden edemeyip konuştum. "Doğum günü organizasyonuna değil de senin düğününe mi gidiyoruz da haberim yok?"

"İnşallah bir gün ona da." diyen Hazal'a şaşırırken konuştum.

"Sen baya baya tutuldun bu çocuğa yani?" dediğimde Hazal başını salladı. 

"Tutulmak ne kelime Cemre. Ben kitabımın başrolünü buldum."

"Hazal abartmasan mı?" dedim onun hayal kırıklığına uğramasından korkarak. Sonuçta çocukları tanımıyorduk bile daha.

"Çıkalım hadi." dediğinde beni pek umursuyor gibi görünmüyordu. 

Evden çıktığımızda hava tam bir yaz gecesiydi. Rüzgar yavaştan esmeye başlamış ama sıcaklığını koruyordu. 

Yarım saat yürüdükten sonra yine sahildeydik. Sahil boyu yürürken tabelası yanan şimşek cafenin önüne geldik ve içeri girdik. İçerisi yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. 

Ege doğum günü çocuğunun annesi ve babası olduğunu tahmin ettiğim adam ve kadınla konuşuyor bir yandan da elindeki deftere notlar alıyordu. O sırada yanımıza elindeki boş tepsiyle gelen Çağrı'nın sesiyle odağımız ona kaydı. Daha doğrusu benim odağım. Hazal'ın odağı çoktandır onda gibi gözüküyordu.

"Hoşgeldiniz." diyen Çağrı Hazal'a öyle bakıyordu ki bu sözü hiç üzerime alınmamıştım. Ben gitsem mi ya?

O sırada tezgahın arkasında Ege ile bir şeyler konuşan Berk'i buldu gözlerim. Kaşlarım istemsizce havalandı. 

Üzerine çizgili bir tişört giymiş saçlarına hiç dokunmamış alnına düşüyorlardı. Yanımdaki Hazal ve Çağrı'ya döndüğümde sohbetin epey koyu olduğunu fark ederek tezgahın önündeki sandalyelerden birine ileledim. Sandalyeye otururken Ege ve Berk'in sesini duyabiliyordum.

"Sen geç mutfağa Çağrı ve bende burası." diyen Berk Ege'yi mutfağa gönderirken gözleri benimle kesişti.

"Aa hoşgeldiniz." dediğinde gözleri bir an benim üzerimde gezindi.

"Hoşbulduk." dediğimde içerden gelen Ege'nin bağırışıyla gülmeden edemedim.

"Kim gelmiş? Doğum günü çocuğu mu yoksa?!"

Sesindeki telaştan ne kadar endişeli olduğu belliydi.

Berk sırıtarak mutfağa doğru ilerleyip kapıdan kafasını uzattı. "Salak mısın sen? Doğum günü çocuğu gelse aaa hoşgeldiniz mi derim?"

"Ne dersin?" diyen Ege'nin sesini zar zor duydum.

"Doğum günün kutlu olsuuun.." diye şarkı söylemeye başlayan Berk'le gülmeden edemedim.

İçerden Ege'nin sesi biraz daha yüksek çıktı. "Gevşek gevşek davranma da git tabakları yerleştir." dediğinde Berk'i mutfak kapısından itmeye gelmiş olmalı ki Berk geriye çekilirken onu gördüm. Elimi sallayarak konuştum.

"Kolay gelsin."

"Hoşgeldiniz." diyerek kapıyı kapatıp içeri girerken Berk gülerek döndü.

"Fazla gergin." dediğinde elindeki tepsiyle o bölmeden çıkıp masalara ilerledi.

Gözlerim onun üstünden ayrılmazken o tabakları yerleştiriyor aynı zamanda bakışları ara sıra bana kayıyor sonra hızla başka yöne dönüyordu.

Benim içimde ise aynı anda tuhaf bir ısınma tuhaf bir telaş dolaşıyordu.

Bir kaç kez tabak almaya döndüğünde ara ara Çağrı'ya bakıp yardım isteyemediğini fark ettim.

Kalabalık artmıştı Ege mutfakta koşturuyordu Çağrı desen Hazal’la sohbete dalmıştı. Yani çocuk resmen tek başına koşturuyordu.

Dayanamadıp ayağa kalktım. Ve Berk'in az önce geçtiği tezgahın öbür tarafının kapısından geçtim.

Tezgahta tepsiyi doldurmaya çalışan Berk’in yanına vardığımda beni görünce kaşlarını kaldırdı.

“Ne yapıyorsun sen?” dedi şaşkın bir şekilde.

“Yardım edeceğim.”

Önündeki bardaklara dönerken konuştu. “Gerek yok. Hallederim ben.”

“Koskoca kalabalık var tek başına mı uğraşacaksın? Hem ben de boş boş oturuyorum. Ver şunu.” dedim tepsiyi almak için hamle yaptım.

Berk tepsiyi çekti. “Cemre düşürürsün. Ağır bu.”

“Düşürmem.” dedim kararlı bir sesle. Sonra gülümseyerek ekledim. "Ben sakar biri değilim."

Bununla yüzüne muzip bir gülümseme yayıldı. "Çağrı abarta abarta anlattı yani." dediğinde başını salladı. Ve tepsiyi bana uzattı. “Tamam. Ama dikkat et.”

Tepsiyi aldım düşündüğümden ağırdı. Kaşlarımı çatıp dengesini kurmaya çalışırken Berk yanımda belirdi. Elini uzatıp tepsinin kenarını tuttu. Ama sen bana bu kadar yakın durursan ben tepsiyi falan taşıyamam ki.

“İnatçısın.” dedi bana doğru eğilerek.

“Sen de öyle.” diye karşılık verdim gözlerim yakınlığımızdan dolayı mıdır bilmem dudaklarına kaydı anlık olarak. Bunu fark etmiş olmalı ki dudaklarına bir gülümseme yerleşti.

Tepsiyi beraber taşıyıp bardakları apar topar yerleştirdikten sonra tezgahın arkasına geçtiğimizde tabakları tepsiye yerleştirirken bana yan bir bakış atıp konuştu.

“Senin yanında olmak… biraz huzursuz ediyor.” dediğinde kaşlarım çatıldı.

"Neden?”

“Çünkü sürekli dikkatimi dağıtıyorsun.” diye mırıldandı.

Sözleri içimde garip bir sıcaklık oluşturdu boğazım düğümlendi. Tepki veremeden mutfaktan Ege’nin bağırışı duyuldu.

“Berk! Ordan süs malzemelerini getirsene!"

Berk gülerek başını geriye attı. “İşte huzursuzluğumun gerçek sebebi.” dedi gözlerini bana son kez takılı bırakıp mutfağa yöneldi.

Bense tam anlamıyla yerimde donakaldım. Dudaklarıma bir gülümseme yerleşirken aklımda onun kurduğu cümle dönüp duruyordu. 

"Sürekli dikkatimi dağıtıyorsun."

Berk mutfaktan çıkarken bana doğru konuştu. "Sen geç istersen." dediğinde biraz ilerde konuşan Çağrı ve Hazal'a dönerken seslendi. "Çağrı! Buraya gel lan!"

Gözlerim onun üzerine geri kayarken başımı salladım. "Ben gideyim o zaman."

Berk başını kaldırıp bana baktı. Gözlerindeki o kısa tereddütle karışık ışıltı içimi yeniden karıştırdı. Elindekileri tezgâha bırakıp iki adım bana doğru geldi. Sesini alçaltmıştı neredeyse fısıltı gibi konuştu.

“Git ama… önce bir şey söyleyeyim.”

Kaşlarımı merakla kaldırdım. “Ne?”

Berk’in bakışları bir an gözlerimden dudaklarıma kaydı sonra tekrar gözlerime. Aramızdaki mesafe o kadar azalmıştı ki nefesini yüzümde hissediyordum. Başını hafif yana eğip mırıldandı.

“Dikkatimi dağıtman hoşuma gidiyor.” dediğinde tam arkasını dönmüştü ki istemsizce ona seslendim.

"Berk."

Adımlarını yarıda kesti başını hafifçe çevirip gözlerini bana dikti. Kalbim küt küt atıyordu neden çağırdığımı bile bilmiyordum.

“Ne oldu?” dedi dudaklarının kenarında yarım bir gülümsemeyle.

Sustum. Söyleyecek hiçbir şey bulamayınca elimdeki bardağı sıkıca tuttum. Tam bir şey söylemeden pes edecekken Berk iki adım geri gelip yanıma yaklaştı.

“Bak işte…” dedi fısıltıyla “yine yaptın.”

Kaşlarım çatıldı. “Ne yaptım?”

Bana doğru eğildi gözlerimiz buluştu. “Dikkatimi dağıttın.” 

Elimdeki bardağı yavaşça tezgahın üzerine bıraktığımda bacaklarım heyecanla titriyordu. Güç almak için elimi tezgaha koyduğumda onun üzerinde onun elini hissetmemle titrek bir nefes verdim. Gözlerim onun gözlerine kilitlenirken yutkundum.

"Kusura bakma." dedim ve aceleyle elimi çektim. Bana afallamış gibi baktı. "Dikkatini dağıttığım için." diye eklediğimde kapıdan giren Çağrı'yla kaçar gibi çıktım ve tezgahın önündeki sandalyelerde oturan Hazal'ın yanına gittim. 

"Cemreee!" dedi heyecanla bana dönerken. "Telefon numarasını verdi bana." dediğinde başımı salladım.

"Hazal." dediğimde bana endişeyle baktı.

"Noldu?"

"Ben aşık oldum." 

Hazal'ın ağzı şaşkınlıkla açıldı. "Berk'e mi!!?" diye yüksekldiğinde gözlerimi ona büyüterek konuştum. 

"Ne bağırıyorsun?"

"Tamam tamam pardon." diyen Hazal gülümsedi. "Ya çok yakışıyorsunuz." dedi bir bana bir masalara bardak yerleştiren Berk'e bakarken.

***

Doğum günü bittiğinde misafirler yavaşça giderken doğum günü çocuğu ve arkadaşları etrafta koşturuyordu. 

"Tabelanın yanındaki şimşek sembolü güzel olmuş yalnız." dedim karşımda oturan Ege'ye dönerek. 

Sonunda etraf sakinleyince o da oturabilmişti.

"Çok yaratıcı değil mi?" dedi gülerken.

"Fazlasıyla." dediğimde gözlerim tezgahı toparlayan Berk ve Çağrı'ya kaydı. "Ne zamandır arkadaşsınız siz?" dediğimde Ege gülümsedi.

"Ortaokuldan beri." dediğinde kaşlarımı kaldırdım. Yanımızdaki Hazal başını telefondan kaldırmadan aşırı tepkilerinden birini verdi.

"Hay maşallah." 

"Burada mı doğup büyüdünüz?" diye sorduğumda Ege başını iki yana salladı.

"İstanbul'da." dedi ve ekledi. "Ben üniversiteyi yarıda bırakıp bu cafe işine kafayı koydum bir yaz. Sonra buraya geldim. Berk'te bırakmadı beni." dediğinde güldü. "Çağrı da malum. Geziyor geziyor geliyor bizi buluyor yine. Derken üçümüz bir ev tuttuk burda. Bi düzen oturttuk." dediğinde mırıldandım.

"Ne güzel."

Hazal bu kez başını telefondan kaldırırken konuştu. "Emekliliği gelmiş amcalar gibi." dediğinde Ege gülerken konuştu. 

"Bunu Çağrı'ya söylerim ama.." dediğinde Hazal'ın Çağrı'ya olan ilgisinin farkında olduklarını anlamıştım. Ben belki ediyor muyum? Yok ya ne münasebet?

Yanımıza gelen doğum günü çocuğunu ve ailesiyle susarken Ege ayağa kalktı.

"Ege Bey çok teşekkür ederiz. Her şey çok güzeldi."

"Ne demek efendim biz teşekkür ederiz." diyen Ege doğum günü çocuğuna başını eğerek konuştu. "Doğum günün kutlu olsun Alparslan." dediğinde çocuk utangaç bir şekilde sallanarak teşekkür etti.

Onların da gitmesiyle cafe bomboş kalmış ve toplanmıştı. 

"Ee şimdi napıyoruz?" diyen Çağrı tezgahın arkasından çıkarken onun arkasından çıkan Berk ellerini havaya kaldırdı. 

"Ben iptal." dediğinde Ege onun omzuna elini koyarak alayla konuştu.

"Noldu lan ben sporcu adamım koymaz bana diyordun?"

Berk ona dönerek konuştu. "Sende gel gün içinde bir ton ağırlık kaldır bir de burada koştur bak bakalım koyuyor mu?" dediğinde Ege omuz silkti.

"Ben böyle iyiyim." 

"Sahile inelim mi?" diyen Hazal ile Çağrı başını sallarken konuştu.

"İşte bu ya." dediğinde Ege ve Berk'e döndü. "Bir soru sordum on cümle kurdunuz ama hiçbiri bu cümle olamadı." dediğinde Ege gülerken başını salladı.

"İnelim." dediğinde gözlerim Berk'i buldu. 

Gelmeyecek miydi? 

Onun da gözleri beni bulurken konuştu. "İnelim."

Sahilde kamp sandalyelerine oturduğumuzda etrafta sadece dalga sesleri vardı.

Ege bir telefon konuşması yapmak için kalkarken Çağrı Hazal'a döndü.

"Sana bir şey göstericem." diyerek ayağa kalktığında Hazal'da onunla giderken Berk'e döndüm. O arkalarından bakarken konuştu.

"Kayaların dibine sprey boyalarla bir şeyler çizmiş." dedi sırıtarak ve ekledi. "Sanat eseriymiş gibi herkese heyecanla gösteriyor ama istediği tepkiyi alamıyor."

Bununla güldüm. "O zaman şimdi istediği tepkiyi alacak desene. Hazal abartmayı sever çünkü."

Berk başını sallarken yüzünü denize doğru çevirdi. "Çağrı aradığı kişiyi buldu demek ki." dediğinde ona dönerken yan profilinde gezdi gözlerim bir süre.

Bir süre sessizce oturduk. Ne o bir şey söyledi ne de ben. Ama bu sessizlik rahatsız edici değildi; tam tersine sanki birbirimizin varlığına alışmaya çalışıyorduk. Sonunda dayanamayıp sessizliği bozdum.

“Deniz çok güzel değil mi?” dedim laf olsun diye. 

Aslında onun ne diyeceğini merak ediyordum.Berk başını hafifçe bana çevirdi gözleri önce denize sonra bana kaydı. 

“Güzel.” dedi sesinde sakin ama derin bir tını vardı. “Ama bence asıl güzellik, denize kiminle baktığın.” 

Cümlesi havada asılı kaldı. Kalbim yine o tanıdık küt küt atışına başladı. Ne diyeceğimi bilemedim sadece gülümsedim. Ama içimde bir yerlerde, onun bu sözlerinin sadece laf olsun diye söylenmediğini hissediyordum. 

“Ne kadar şairanesin.” dedim gerginliğimi örtmek için hafif alaycı bir tonda. 

Berk sırıttı omuzlarını silkti. “İlham kaynağı olunca."

Bu kez kaşlarımı kaldırdım şaşkınlıkla karışık bir gülümseme yayıldı yüzüme. “İlham kaynağı mı? Kimmiş o şanslı kişi?” 

Berk bir an duraksadı sonra gözlerini denize çevirdi. “Bilirsin işte.” dedi sesi biraz daha alçak biraz daha ciddi. “Bazen biri gelir her şeyi değiştirir. Sen farkına varmadan aklını... her şeyi dağıtır.” 

Sözleri içime işledi. Yutkundum boğazımdaki düğümü çözmeye çalıştım. “Bayağı dağılmışsın gibi." dedim.

Berk güldü bu kez tam bana döndü. “Sana demiştim dikkat dağıtıyorsun.” 

O an gözlerimiz buluştu ve sanki dünya bir anlığına durdu. Dalgaların sesi rüzgârın uğultusu her şey arka planda kayboldu. Sadece onun gözlerindeki o ışıltı ve benim içimde büyüyen o tuhaf sıcak his vardı.

Tam bir şey söyleyecekken uzaktan Hazal’ın kahkahası duyuldu. Başımı çevirdiğimde Hazal ve Çağrı kayaların dibinde bir şeyler konuşuyor Hazal abartılı hareketlerle bir şeyler anlatıyordu. Berk de onlara bakıp gülümsedi. 

“Haklı çıktın." dedi.

"Evet Hazal’ın abartısı meşhurdur. Çağrı’nın sanat eserine bayılmış olmalı.”

Berk başını salladı, sonra tekrar bana döndü. “Senin abartın ne peki? Hani Hazal gibi bir şeyin mi var?” 

Düşündüm bir an. “Bilmem.” dedim. “Sanırım ben daha… sakin abartırım. Ama mesela güzel bir manzaraya ya da içimi ısıtan bir şeye denk gelirsem içimden çığlık atarım.” 

Berk’in dudaklarına o muzip gülümseme yerleşti yine. “İçinden mi? Dışından bağırmaz mısın hiç?” 

“Bağırmam.” dedim gülerek. “Ama belki bir gün bağırırım kim bilir?” 

“Bakalım." dedi gözlerini kısarak. “Belki o günü görürüm.” 

O sırada Ege telefon konuşmasını bitirip geri döndü. “Tamam millet.” dedi, kamp sandalyesine çökerek. “Saat geç oldu sanki? Yarın sabah yine koşturacağız.” 

Berk ona dönüp sırıttı. “Senin gibi emekli amcalar erken yatar biz daha genciz.” 

Ege kahkaha attı. “Lan sen de az önce ‘iptalim’ demedin mi? Ne çabuk gençleştin?” 

Berk omuz silkti. “Havamda değilim demiştim."

Ege imayla bana göz ucuyla bakarken konuştu. "Havan yerine mi geldi?"

Ege’nin imalı bakışı ve sorusu havada asılı kalırken Berk’in yüzünde bir anlık şaşkınlık belirdi ama hemen toparlanıp bozuntuya vermeden sırıttı.

“Deniz havasından herhalde. Senin uykun gelmiş bro belli.” dediğinde Ege ona gülerek önüne döndü.

Çağrı ve Hazal yanımıza geldiğinde oturarak kayalardaki resmi abarta abarta anlatmaya başladılar.

"İnanılmaz olmuş yani Picasso bile daha iyisini çizemezdi." diyen Hazal ile Berk kendini tutamayıp kahkaha atarken ben merakla Hazal'a bakarak kaşlarımı kaldırmış onu dinliyordum.

Ege de gülerek konuştu. "Picasso'nun kemikleri sızladı." 

"Bende merak ettim şu çizimi." dediğimde Çağrı ayağa kalkarken konuştu. 

"Hadi o zaman hep birlikte gidip bakıyoruz."

Kimsenin itiraz etmeden gelmesi garipti. Ege az önce uykusu olduğunu söylerken şuan Çağrı'yla dalga geçmek için enerjisi gayet yerinde gibi gözüküyordu mesela.

Kayalıkların dibine geldiğimizde Çağrı kayayı ellerini açarak gösterdi. 

Kayada Şimşek Cafe yazıyordu ve cafenin olduğu yeri işaret eden bir ok vardı. Bununla kaşlarımı kaldırdım.

"Yaratıcı bir reklam olmuş." dediğimde Berk gülerken konuştu.

"Ciddi misin?"

"Evet." dedim ve Ege'ye döndüm. O da gülmemek için kendini zor tutuyordu. "Senin reklamını yapmış niye dalga geçiyorsun?"

"Saçma çünkü." dediğinde kaşlarımı çattım.

"Niye ki?"

Berk gülerken konuştu. "Çünkü buraya kimse inmiyor." dediğinde gülmemek için dudağımı ısırarak Çağrı'ya döndüm. Berk ekledi. "Olsun bro. Balıklara reklam yapıyorsun." 

"Hahaha!" dedi Çağrı sahte bir gülümsemeyle. "Şu kızı da kendi tarafınıza çekmeyi nasıl başardınız ama?" dediğinde beni kastediyordu.

"Gerçekten Cemre." dedi Hazal bana sitemle. 

"Sen neyi bu kadar beğendin ki?" dedim ona dönerek.

Onun cevabı Çağrı'dan daha komikti.

Telefonunun flaşını açtı ve Çağrı'nın kenara çizdiği daha doğrusu çizemediği şimşek sembolünü gösterdiğinde daha çok gülmeye başladık.

                     --5 YIL SONRA--

                         Hazal'dan

Bazen bazı şeylere hazırlıksız yakalanman gerekir.

Her şey bu cümleyle başladı aslında benim için. Oysa gün içinde kurduğum bir çok edebi söz gibi araya kaynar sanardım. Kaderin böyle yazıldığını bilmeden. Çünkü bazı şeyler planladığın gibi değil aniden sanki kader seni kolundan çekip sürüklüyormuş gibi oluverir.

Asıl unutulmaz anlar asıl dönüm noktaları hiç hazırlanmadığım anlarda gelip bulur seni. Tıpkı o yaz olduğu gibi.

Hiç planlamadığım bir şekilde bir masada oturdum hiç düşünmediğim gözlere takıldı gözlerim. O anın sıradan bir gülüşle başlayıp hayatımın en derin izlerinden birine dönüşeceğini bilemezdim. İşte hazırlıksız yakalanmak böyle bir şeydi.

Bir bakışın, bir anın, belki de tesadüf sandığım bir karşılaşmanın benden neleri alıp neleri bırakacağını o zaman anlayamazdım. İnsan bazen yıllarca bekler, hayal kurar, planlar yapar ama kader bir saniyede bütün kuralları değiştirir. O saniye gelip çattığında da elinden tek şey gelir; kendini akışa bırakmak.

O gün masanın üzerinde duran bardak, camın kenarından süzülen ışık, rüzgârın hafifçe savurduğu saçlar… Hepsi bir tablo gibi zihnime kazınmış. O anın sıradan olmadığını hissettiren küçük işaretlerdi belki de. Ama en çok da o gözler… Sanki yıllardır tanıyormuşum gibi, sanki benden önce de bin kere buluşmuşuz gibi bir tanıdıklık vardı.

Gülümsemek bazen yalnızca dudak kıvrımı değildir; içinden taşan bir sırrı, söylenmemiş bir hikâyeyi taşır yanında. İşte o gün gördüğüm gülüş, bana anlatılmamış bir hikâyeyi fısıldıyordu. Ve ben hiç sorgulamadan, hiç düşünmeden, o hikâyenin içine düşmeyi seçtim.

Sonradan öğrendim ki insan, hazırlıksız yakalandığı şeylere en çok bağlanır. Çünkü orada hesap yoktur, beklenti yoktur. Sadece kalbin kendi bildiği ritim vardır. Ve benim kalbim, o yazdan sonra artık hiçbir zaman eskisi gibi çarpmadı.

Deniz Tuzu, hayatın en keskin dönüşlerinin aslında en sıradan anlarda gizli olduğunu hatırlatan bir roman. Bir yaz masasında başlayan bakış, insanın iç dünyasını dalga dalga sarsan bir hikâyeye dönüşüyor. Bu kitap, sadece bir aşkı değil; aynı zamanda büyümeyi, kaybolmayı, yeniden bulmayı ve kalbin hiç hazırlıklı olmadığı anda değişen ritmini anlatıyor. Deniz kokusu sayfalar arasında dolaşırken, okur da kendi “ilk bakışını” ve unutulmaz yazlarını hatırlamadan edemeyecek.

Önümdeki kitaba gülümseyerek bakarken gözlerim hafifçe dolmuştu. 

Bu benim kitabımdı evet. Ve bugün günlerden 7 Temmuz 2028. Kitabım Deniz Tuzu'nun ilk imza günü.

"İlk imzayı almaya geldim." 

Ve evet bu Çağrı. 

Böbürlenmeyi pek sevmem ama onu ilk gördüğümde hayatımın başrolü olacağına emindim. 

Elindeki renk renk çiçeklerle dolu olan buketi bana uzattığında ona sarılarak konuştum.

"Hemen atayım imzayı." diyerek yanağına bir öpücük kondurduğumda konuştu. 

"Darısı başka imzalara artık. Aldım kabul ettim." 

Bununla kıkırdadım. Bana bir yıl önce evlilik teklifi etmişti. Ama ben kabul etmemiş kitabım yayınlanmadan olmayacağını söylemiştim. Artık sanırım başka imzaların başınaydı darısı.

Çağrı ne mi yapıyor? Hâlâ dünyayı geziyor. Ama artık tek başına değil tabiki benimle.

"Bizz geldiiiik!" diyen Cemre'nin sesiyle heyecanla onlara döndüm.

Berk ve Cemre'de o yazdan sonra sevgili olmuşlardı ve 3 yıl önce evlenmişlerdi. Şimdi 2 yaşlarında küçük bir kızları var. Adı Deniz.

Cemre'nin kollarından tutup bize doğru yürütmeye çalıştığı Deniz'e doğru ilerlerken ona doğru eğildim ve onu hızla kucağıma aldım.

"Teyzesinin balı gelmiiiş Allah'ıım."

Berk bana bakarken konuştu. "Teyzesinin balı gece boyu susmadı."

"Ooww!" dedim Deniz'in yüzüne bakarken. "Sen hiç uyutmadın mı anneyle babayı?"

Beni anlıyormuş gibi kıkırdarken elini yanağıma koydu. 

"Yeni bir diş çıkarıyoruz." dedi Cemre bize yaklaşırken ve gülümseyen Deniz'in yeni çıkmakta olan dişini parmağıyla gösterdi.

"Yaa sizi de yordum buraya kadar." dedim yorgun ama bir o kadar enerji dolu gözlerine bakarak.

"Saçmalama içinde olduğumuz kitabın imza gününe gelmeyip napacaktık?" dedi Berk.

"Aşk olsun bro." diyen Çağrı onun omzuna kolunu attı. "İçinde olmasan gelmeyecek miydin yani?"

"Tı." diyen Berk gözlerini kapattı. "Gece bi saniye uyumadım oğlum. Şöyle kafamı yastığa bile koymadım o derece." 

"Abartıyor." dedi Cemre ve ekledi. "Deniz ağlarken bile uyuyordu ben uyan diyince o ninni değil miydi diye sordu hatta bir ara." dediğinde ona güldük.

Berk konuyu değiştirdi. "Ege gelmedi mi?"

"Yok." dedim ve etrafa bakındım. "Bugün benim imza günüm olduğu için benim açmamı onun yeterli uykuyu alması gerektiğini söyledi." dedim.

Evet. İmza günümü Şimşek Cafe'de yapıyordum. Yani her şeyin başladığı yerde. Şimşek Cafe’nin tanıdık kokusu denizin hafif tuzlu esintisi ve masaların arasında dolaşan o nostaljik enerji sanki zamanı dondurmuştu. İmza günümün burada her şeyin başladığı yerde olması tesadüf değildi. 

Bu mekan sadece bir kafe değil hayatımın dönüm noktasıydı. O masada o yaz, o gözlerle karşılaşmasaydım belki de Deniz Tuzu diye bir kitap olmayacaktı. 

Belki de ben bugünkü ben olmayacaktım.

"E-ge de-de." diye heceleyen Deniz'le güldüm.

"Hep sen alışırtırdın." dedi Cemre sitemle Berk'e.

"E doğru ama aşkım." diyen Berk onun omzuna kolunu atarken saçlarına bir öpücük kondurdu. 

"Selam gençlik." diyen Ege'yle kucağımdaki Deniz'i Berk ve Cemre'ye uzattım.

"Hoşgeldin." diyerek onunla sarıldığımda Berk Ege'ye dönerek konuştu.

"Bu saate kadar be uykusu lan bu?" dediğinde Ege konuştu.

"Bir gün uyudum oğlum bir gün." dedi işaret parmağını gösterirken. 

Berk ona doğru konuştu. "Sen benim geceleri uyuduğumu mu düşünüyorsun Memati?" dediğinde Ege ona gülerken Deniz'in yanağından bir makas aldı. 

"Aferin kız." dediğinde Berk ona yan yan bakıyordu. Sonra Ege bana döndü. "Kitabın gizli kahramanı benim bu arada." dediğinde Berk konuştu.

"O niye?"

"Bu kafe olmasa bu hikâye de olmazdı. Yani bir nevi ben bu kitabın gizli kahramanıyım.” dediğinde Cemre işaret parmağıyla onu gösterdi.

"Haklı bu arada." dediğinde ekledi. "O gün Hazal bu cafeyi fark etmeseydi ve ısrar etmeseydi..." 

Berk'in onun ağzına kapanan eliyle sustu. Berk konuştu. "Devamını getirme. Düşünmek istemiyorum."

"Yooo." diyen Çağrı sandalyelerden birine otururken konuştu. "Asıl ben çektim Hazal'ın dikkatini cafe değil."

"Kes lan." diyen Ege ekledi. "Bu cafe olmasaydı burada mıydın sen?"

Çağrı'ya dönen Berk konuştu. "Haklı sus." 

"Aman tamam al gizli kahramanlık senin olsun." diyen Çağrı bana doğru dönerek sırıttı. "Başrol benim zaten."

"Kavgayı bırakır mısınız amcaları." diyen Cemre Deniz'in elini tutup kaldırdı. "Kitap kızımın ismini taşıyor da." 

Berk Çağrı ve Ege'ye meydan okur gibi kaşlarıyla Deniz'in gösterirken bununla Cemre ve ben güldük. Hâlâ çocuk gibilerdi.

"Bu arada kitabın bi sayfasını ben kendi ağzımdan Hazal'a olan hislerimi yazdım." dedi Çağrı böbürlenerek. 

"Yaa şapşal." diyen Ege kendine kahve dolduruyordu.

"Napalım oğlum?" diyen Berk konuştu. "Bana deseniz Cemre'ye olan hislerini anlat destan yazarım o yüzden girmiyorum piyasaya." dediğinde Cemre gülerken onun yanağına bir öpücük kondurdu.

"Destan mı?” dedi Çağrı, alaycı bir sırıtışla. “Senin destanın Deniz’in ağlamasına ninni sanmanla sınırlı bro.”

O sırada kapıdan gelmeye başlayan kalabalıkla gözlerim o tarafa döndü.

"Yazar Hanım iş başına." diyen Ege ile yüzüme bir gülümseme yerleşirken düşünüyordum. 

İmza günü bitip kalabalık dağıldığında hepimiz cafenin önüne oturmuş konuşuyorduk. Deniz ise bebek arabasında uyuyakalmıştı.

O an anladım ki hazırlıksız yakalanmak sadece bir bakış veya bir an değildi. Hazırlıksız yakalanmak bir hayatın küçük kaotik, gürültülü, gülüş dolu anlarını kucaklamak demekti.

Ve ben elimdeki kitabı ve etrafımda duran bu sevgi dolu kaosu izlerken kendi hayatımın başrolünde olduğumu bir kez daha fark ettim. Hazırlıksız yakalanmak bazen tam da ihtiyacın olan şeydi.


                             SON...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

şu kalsın ki aklınızda, kadının sessizliği vedadır..

21.Bölüm: Uyan

23.Bölüm: Yeni Çocuk