-yalnız ölü balıklar akıntıyı takip eder.
Merdivenlerden hızla inen ve muhtemelen kimseye bakmadan evden çıkmayı hedefleyen adımlarım büyük aile salonumuzdaki televizyondan yükselen muhabirin sesiyle olduğum yere mıhlanmamı sağladı.
"Ünlü iş adamı Kenan Yağızoğlu bu sabah saatlerinde iki katlı evinde ölü bulundu."
Beynimde çınlayan cümleye babamın televizyonu kapattıktan sonra kurduğu cümle eklendi.
"Amma başımız ağrıyacak bugün."
Sonra abimin sesi katıldı. "Baba ben bir süre ortalıkta dolaşmasam mı?"
Gözlerim oraya dönerken varlığımdan bir haberlerdi. Bu evde hep benim varlığımdan bir haberlerdi zaten.
7 yıl kadardır.
"Çok dikkat çeker Bora." diyen babam yine oğlunun omzuna elini koyarken ekledi. "Şu süreci bir atlatalım sonra."
Adımlarım onlara yönelirken koltukta oturan annem de dahil üçü birden bana döndüler. Yüzlerindeki şaşırmış ifadeyi gizleyemediler.
7 yıl kadardır görmek istemediğim yüzlerini.
Annemin "Kızım.." ile başlayan cümlesini bıçak gibi kesti cümlem.
"Bir alakanız var mı?"
Gözlerim Bora ve babamı hedef almıştı.
"Ne?" diyen babam ekledi. "Ne saçmalıyorsun sen?"
"Kenan Amca'nın ölümüyle bir alakanız var mı?" diye yineledim sorumu.
"Cemre." diyen babamın sesi normal bir tondaydı. Ama gözlerindeki öfkeden seçebiliyordum bu sorunun onu ne kadar sinirlendirdiğini. "Saçmalama."
"Niye?" dedim kaşlarım havalanırken. "Bu adamın oğlu senin oğlun yerine ceza çekmedi mi?"
Bu kez annemdi bana öfkeyle bağıran. "Cemree! Sus artık!"
Gözlerim Bora'nın gözlerine kaydı. Dudaklarımda yan bir gülümseme belirdi. "Aa hiç üzülme ama abiciğim." dediğimde ekledim. "Yine bir suçun varsa biliyorsun buluruz yine yerine hapis yatacak birini. Baban marifetlid-"
"Yeter!" diyen babamın sesi gür ve sertti. "Haddini aşma!"
Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Tek bir cevap istedim." dediğimde cümleyi kelime kelime üzerinde durarak kurdum. "Kenan Amca'nın ölümüyle alakanız var mı?"
"Yok." diyen babam ekledi. "Kalp kriziymiş."
"İyi." dediğimde kapıya yönelen adımlarımı annemin kolu durdurdu. Ona döndüğümde gözlerinden adeta alevler fışkırıyordu.
"Kenan Amca'nın cenazesine katılacağız Cemre."
"Oğlu katılabilecek mi?" dedim sinirden gür çıkan sesimle. Patlama noktasındaydım artık.
Babam tam öfkeyle bana bir adım atmıştı ki çalan kapı onun yönünü değiştirdi. Kapıdaki gazetecilerin soruları ve flaşlar evin içine sızarken büyük salona geçtim ve az önce sertçe masaya bırakılan televizyon kumandasını alıp televizyonu açtım.
Haber kanalında kalan televizyonun manşetinde yazan cümle beni beynimden vurulmuşa döndürdü.
Bu sabah evinde ölü bulunan Kenan Yağızoğlu'nun yıllardır kayıplarda olan oğlu Berk Yağızoğlu mikrofonlarımıza konuşuyor.
Gözlerim titrerken manşetin üzerindeki videoya kaydı.
Evlerinin önünde siyah bir tişörtün üzerine aldığı ceket ve gözlerindeki gözlüklerle kameralara konuşan Berk Yağızoğlu.
Babamın kapıda kurduğu sahte üzüntü cümleleri umurumda değildi. Tekli koltuğa oturduğumda salonda hep halihazırda bekleyen yardımcıyı hedef alan cümlemi kurdum.
"Kapıyı kapat."
Yardımcılara emir vermezdim. Biz kimdik ki bir insana emir veriyorduk? Bu konuda babamla bir çok kez tartışmışlığım vardı. Ama bu kez farklıydı.
Kadın benden bu tutumu beklemiyor olacak ki başta afalladı. Sonra büyük kapıyı kapattı. Babamın ve dışarıdaki o rahatsız edici sesin gitmesi içimi rahatlatırken kumandanın ses açma tuşuna üç kez tıkladım.
Kulaklarıma onun sesi doldu.
"Büyük bir üzüntü ve şok içerisindeyim. Çok söyleyebileceğim bir şey yok. Hepimizi bekleyen bir son."
Ketum çıkan sesi yabancı olduğum bir ses tonuydu. Onun sesini hiç bu tonda duymamıştım.
Muhabirlerden biri mikrofonu adeta ağzına sokarak sordu.
"Uzun zamandır ortalarda yoktunuz. Sebebi neydi? En son hapse girdiğiniz söylentileri yayılmıştı. Doğru mu?"
Eli gözlüğüne gidip gözlüğü çıkarırken yorgunluk ve üzüntüden kızarmış gözlerini kısarak muhabire baktı. Soruyu beklemiyor gibiydi.
"Doğru." dedi ve sonra gözlüğünü geri taktı. "Bugün daha fazla konuşmak istemiyorum acımıza saygı duyun." dediğinde muhabirlerin sorduğu diğer soruları cevaplamadan aralarından sıyrıldı ve arabasına bindi.
Muhabirin haber sunmaya devam eden sesi beynimde bulanıklıklaşırken istemsizce sallanmaya başlayan bacağımı bir el kavradı.
Bakışlarımı öfkeyle ona çevirdim. Bora'ya.
"Kalkta hazırlan." dediğinde kumandayı alıp televizyonu kapattı ve ekledi. "Çıkıp aile pozu vermemiz gerekiyor."
Ayağa kalktım ve onun gözlerinin içine tiksinir gibi bakarak konuştum. "Hangi aile? Katillerin yalancıların ve bir başkasının hayatını çalanların oluşturduğu aile mi?" dediğimde yutkundum. "Aşağıya da bu manşeti geçeceklerse gidip en siyah elbisemi giyip ineyi-"
Annemin kolumdan tutup beni adeta savurarak kendine çevirmesiyle duraksarken dişlerimi sıktım.
"Yeter Cemre! Bu kadar çıkıntılık yaptın. Yeter! Git üzerine cenazeye uygun bir şeyler giy ve kapıdan çıkarken oldukça üzgün görün." dediğinde az önce sertçe tuttuğu kolumdan merdivenlere doğru itti beni.
Ama gitmedim. Bedenim merdivene dönükken omzumun üzerinden anneme baktım. "Üzgünüm zaten anne. Ama Kenan Amca öldü diye değil. Hayatını mahvettiğiniz o çocuk için üzgünüm. Şimdi karşınıza dikildiğinde ne yapacaksınız? 'Pardon senin gençliğini biz yedik ama gel bir sarılalım' mı diyeceksiniz?" dediğimde Bora'ya baktım. "Yoksa yeniden üstüne yıkacak bir cinayet mi işleyeceksiniz?"
Annemin son noktasında olduğunun farkındaydım. O yüzden cevabını ve bağırışını dinlemeden merdivenlere yöneldim.
Berk’in o yorgun o yabancılaşmış bakışları zihnime kazınmıştı. Yedi yıl... Tam yedi yıl boyunca bu sırrın altında ezilmiştik. Onlar paralarıyla vicdanlarını susturmuştu bense odamda sessizce çürümüştüm.
Odama geçip annemin deyimiyle 'cenazeye daha uygun bir şeyler' giydim. Masanın üzerindeki güneş gözlüğümü de taktığımda zor zamanlarda birbirine kenetlenen mutlu aile tablosunu oynamak için hazırdım.
Kapının önüne çıktığımızda flaşlar yüzümüze patlamaya başladı. Babam bir elini annemin beline koyarken diğer eliyle de beni kolumdan kendine çekti. Böylelikle mutlu aile tablomuz tamamlanmış oldu. Annemin yanındaki Bora, annem, babam ve ben.
Oscar ödülüne layıktık bence.
Fotoğraflar çekildikten sonra babam gözlüğünü çıkarıp adeta bir basın açıklaması yapmaya başladı.
"Kadim dostum Kenan ile yaptığımız işler olsun.."
Gözlerim kısıldı acıyla. Gözlüklerim vardı ve kimse görmüyordu.
📽️
"Ben sana hisselerini vereceğim sen de oğlunun benim oğlum yerine cinayeti üstlenmesine yardım edeceksin."
📽️
"Dostluğumuz ve ailelerimizin neredeyse birleşik olması olsun..."
📽️
"Haluk benden bunu isteme. Her şeyi iste oğlumu yakmamı isteme. Oğlunu yurt dışına kaçırmana yardım ederim. Ama bu olmaz."
"Seçim senin Kenan Yağızoğlu."
📽️
Nefesim ciğerlerime az gelmeye başladı.
"Onun ölümü beni çok derinden sarstı. Yaptığımız işlerle onu hep yaşatacağımızdan şüpheniz olmasın."
Gelen soru babamdan bir adım uzaklaşmama neden oldu.
"Berk Yağızoğlu geri döndü. Ortaklık onunla mı devam edecek? Hisse düşüşü söz konusu olur mu?"
"İşleyişe göre ortaklığımız bozulmaz. Onun da sonuna kadar yanındayız."
Kurduğu cümle içime garip bir soğuk hava dalgası yaydı.
Son bir kez patlayan flaşların ardından kendimizi nihayet o zırhlı siyah aracın içine attık. Kapının kapanma sesi dışarıdaki gürültüyü bıçak gibi kesti ama içerideki sessizlik çok daha gürültülüydü.
Araba hareket eder etmez babam, az önceki o "acılı dost" maskesini yüzünden söküp bir kenara fırlattı. Gevşettiği kravatını hırsla çekiştirirken rahat bir nefes verdi.
"Yanındaymışız.." diye bir fısıltı döküldü dudaklarımdan. Bu zamana kadar iyi susmuştum. "Cenazede nasıl yüzüne bakacaksın çok merak ediyorum." dediğimde gözlüklerimi çıkardım ve gözlerimi kısarken sinirle konuştum. "'Hoş geldin Berk bak bu hisseleri babana senin gençliğin karşılığında sattık şimdi gel beraber şirket yönetelim' mi diyeceksin?"
"Cemre sus yoksa ben susturmayı bilirim."
Sert çıkan sesi içimde bir korku tanesiyle bile karşılaşmadı. Ondan da tehditlerinden de korkmuyordum. "Susmayacağım!" dediğimde ekledim. "Yedi yıl. Beni bir eve adeta hapsettiniz. Sizin tanımadığınız onayınızdan geçmeyen kimse ile konuşturmadınız. Bunun içindi değil mi? Olur da bir gün Berk karşıma çıkar da hepimizden çaldığımız hayatın bedelini sorar diyeydi." derin bir nefes verdim. Damarlarımın alnımda belirginleştiğini bilerek dişlerimi sıktım ve konuştum. "Dimi Bora?"
Bora arabanın camından dışarıyı izliyordu ama yumruklarını o kadar sıkmıştı ki eklemleri bembeyazdı. Birden bana döndü gözleri kan çanağı gibiydi. "İsteyerek olmadı Cemre. Bende çok mu memnunum hiç üzülmedim mi sanıyorsun?"
Dudaklarımdan histerik bir kahkaha duyuldu. Kısaydı.
"Hadi canım!" dedim. "Vicdan azabın seni çok yormuş belli her gece lüks mekanlarda her hafta başka bir ülkede gezerken Berk'in hücresini mi düşündün gerçekten? Oscar yetmedi bir de Nobel verelim sana abiciğim!"
"Cemre kes artık!" diye bağıran annem bana dönerken ekledi. "Seni susturmaktan korumaktan yoruldum. Tut şu çeneni yeter!"
Bir kelime daha etmedim. Edecek çok kelimem vardı ama 7 yıl boyunca ne yaptıysam aynısını yaptım. Sustum. Araba durana kadar kimse konuşmadı.
Araba durduğunda babam dışarıya bakarken kurduğu cümlenin bana ithafen olduğunu biliyordum.
"Tak gözlüklerini ve sadece sus. Yedi yıllık nefretine bir günlük ara ver."
Güneş gözlüklerimi gözlerime geçirirken en son ben indim arabadan. Nefretine ara veremezdim. Nefretime ara verdiğim gün benim öldüğüm gün olurdu. Ama sustum. Yine sustum.
Babam flaşların arasından bizi sıyırıp geçerken yanımda dikilen Bora başını dik tuttu.
"Ağlama ağlama." dedim ona eğilirken. "Merak etme güneş gözlüklerinden rol yapmana gerek kalmıyor."
Bana gözlüklerinin üstünden öfkeyle baktı.
Babamın yanımıza gelip Bora'ya doğru konuşmasıyla onlara dönmedim. Sadece dinledim.
"Berk geliyormuş. Onunla bir röportaj yapacağız. Yanımda gel."
Bakışlarım şaşkınlıkla onlara döndü. Bu nasıl bir kansızlıktı?
"Baba.." diyen Bora başını iki yana salladı. "Yapamam bunu."
Babam ısrar edecekken annem onu kolundan tutup fısıldadı. "Başa dönmesini istemeyiz değil mi?" dediğinde gözlerim Bora'ya kaydı. Fark etmeden dudaklarını kemiriyor ve önünde birleştirdiği ellerini birbirine sıkıca kenetliyordu. O geceden sonra iki yıl sakinleştiricilerle hayatta kalmıştı. Sonra da toparlanmıştı. Bu onu suçsuz yapmıyordu gözümde.
"Cemre." diyen babamın sesiyle ona döndüm. "Sen gel kızım benimle."
Çenem dişlerimi sıkmaktan kenetlenecek sandım. Annem bana sorun çıkarmamam için yalvarır gibi yaparken babama doğru ilerledim.
Adımlarımızın gittiği yöne doğru kaldırdım bakışlarımı.
Oradaydı.
Size yemin ederim kalbimin ortasından bir kurşun yesem bu kadar acımazdı. Aşktan değil acıdan.
Gözleri babamı bulduğunda sanki kaybolan yıllarını görmüş gibi yüzünde ufak bir mimik gördüm. Nefesimi tuttum. Hemen yok etti yüzündeki acıyı. O iç çekişini gördüm.
Hani çocukken ağlar ağlar sonra iç çekişlerimizi durduramazdık ya. Öyleydi. O an o kazılan mezara ben girmek istedim.
Biz ne yapmıştık? Ondan hayatını çalmıştık.
Burnumun direğinde çok derin bir sızlama hissettim. Dudaklarını dişleyerek yanaklarındaki bir kaç damla yaşı eliyle sildi. Muhabirlerin varlığı hepimizin öfkesini gizlemeye yetiyordu.
Bizim gibiler için itibar her şeydi. Ve ben bizim gibilerden etimle kemiğimle nefret ediyordum.
Babamın ona uzanan eliyle gözlerimi sıkıca kapattım. Bu andan soyutlanmak istiyordum.
Berk yutkunurken onun elini sıktı. Bakışları o an buldu beni. Gözlüklerim olmasına rağmen tam gözlerime bakmıştı.
Bir. İki. Üç. Dört. Beş.
Beş saniye durdu sadece gözleri gözlerimde. Beş saniye nefessiz kaldım.
Çocukken oynadığımız nefes tutma yarışlarına benzemiyordu bu. Ölecek gibi hissettirmişti. O tanıdığım gülümsemesiyle içimi ısıtan çocuk gitmiş; yerine bakışları kuyu gibi derin ve karanlık bir adam gelmişti. Ölmüştü. Biz öldürmüştük o çocuğu.
Babamın sahte bir babacanlıkla Berk’in omzuna dokunması midemin bulanmasına neden oldu.
"Başın sağolsun evlat."
Gözümden bir damla yaş süzüldü. Boğazım düğüm düğüm olurken sesim çıkmasın diye alt dudağımı ısırdım ve başımı yere eğdim. Flaşlar patlamaya devam ediyordu. Oradan bakınca Kenan Amca'nın ölümü beni sarmış gibi görünüyordu.
Manşetleri tahmin edebiliyordum: Sadece bir ortak değil bir aile ferdini kaybettiler.
"Dostlar sağolsun." diyen sesi acıdan uzaktı. Çünkü karşısında düşmanı vardı.
"Yapabileceğimiz bir şey varsa.."
Babamın cümlesini kesen şeye bakmak için başımı kaldırdım ve Berk'in elinin babamın omzuna konulduğunu gördüm. Parmaklarının titrediğini sadece ben gördüm.
Ortamızdan geçerken sadece bizim duyabileceğimiz bir şekilde fısıldadı.
"Yapabileceğiniz her şeyi yedi yıl önce yaptınız zaten. Daha fazlasına gerek yok."
Yanağıma okkalı bir tokat yedim sanki. O yanımızdan geçip giderken tek istediğim oradan uzaklaşmaktı.
Dizlerimin beni tutmaya mecali kalmamış gibi zangır zangır titriyorlardı. Buna rağmen yürüdüm. Annemin yanına geldim. Dikildim orada. Yüzsüz gibi.
Cenaze bitti. Araba evin önünde durduğunda ilk ben indim. Koşar adımlarla evin kapısını çaldım. Bekledim.
Bir. İki. Üç. Dört. Beş.
Kapı beş saniyede açıldı. Gözlerime onun bakışları gelirken karşımdaki kadına bağırdım.
"Bu kapıyı daha hızlı açın."
Arkamdaki Bora bile şok olmuştu. Ne annemin adımı bağırışını ne babamın "Cemre buraya gel konuşacağız." demesini dinledim.
Merdivenleri ikişer ikişer çıkıp odamın kapısını hızla çarptım. Kapının üzerindeki anahtarı hızla çevirdim.
Gözlüklerimi odanın herhangi bir yerine fırlattım. Önümü göremiyordum. Boğazımdan nefes alamadığıma dair bir hırıltı çıktı. Elbisemin yakasını çekiştirdim fayda etmedi.
"Yapabileceğiniz her şeyi yedi yıl önce yaptınız zaten. Daha fazlasına gerek yok."
Gözlerim bulandı. Başımı iki yana salladım. Üzerimdeki elbiseden hızla kurtulurken kendimi banyoya attım. Su üzerime akarken hıçkırıklarım şiddetlendi.
"Yapabileceğiniz her şeyi yedi yıl önce yaptınız zaten. Daha fazlasına gerek yok."
"Sus." dedim ellerimi kulaklarıma kapatırken. "Nolur sus. Lütfen suuus."
Sesim yalvarır gibi çıkıyordu.
"Yapabileceğiniz her şeyi yedi yıl önce yaptınız zaten. Daha fazlasına gerek yok."
Aklıma gelen şeyle ağlar bir sesle o şarkıyı mırıldandım.
"Bir küçücük..." sesim titredi. "Aslancık varmış."
Sesler sustu.
"Kırlarda ko-koşar..."
O çocuk belirdi gözümün önünde. Bahçede gülerek koştuğumuz günlerde beni düştüğüm yerden kaldıran sonra benimle koşmaya devam eden o çocuk.
"Oynarmış.." derken yüzüme acı dolu bir gülümseme yerleşti. Başımı arkamdaki zemine vurdum. "Annesi onu.." ağzımdan bir hıçkırık koptu. Şarkıya ağlayarak devam ettim. "Çok çok severmiş."
Başımı bu kez daha sert vurdum arkaya.
"Babası onu.." bir kez daha. Darbelerim her seferinde biraz daha şiddetlenıyordu. "Çok çok severmiş."
Başımı arkamdaki mermere vurduğum her an zihnimde Berk’in o "kuyu gibi derin" bakışları canlanıyordu. 7 yıl. 2555 gün.
"Sen benim canımsın dermiş."
Son vuruşla ensemde bir sıcaklık hissettim. Kapıda bağıran annemi duydum.
"Cemre aç şu kapıyı kızım! Hadi aç!"
Başımı iki yana salladım. Görebiliyormuş gibi.
Bora'nın bağırışları eklendi yanına. Gözlerimin önüne bir sis perdesi inerken gürültüyle açılan kapıdan Bora'nın kapıyı kırdığını anlamıştım.
Bulanıklaşan bakış açıma Bora girdiğinde adım duvarlarda yankılandı.
"Cemree!"
Bora beni kollarına alırken midem bulandı. Abimdi oysa o benim. Abim bir katildi.
Çocukluğumda koşa koşa ona anlatırdım bana kötü davranan herkesi. Sanki kahramanımmış gibi. Her kızın kahramanı babası olur. Benimki kahraman olamayacak kadar kötüydü. Küçük yaşta bile fark etmiştim bunu. Abimi kahranım yapmıştım bende. Belki de bu yüzden kızgındım en çok Bora'ya. O katil olmamıştı sadece. Hem benim kahramanımı katil yapmıştı hemde oyun arkadaşımı elimden almıştı. Oyun arkadaşım Berk'ti.
"Adem arabayı hazırla!" diye bağıran Bora'nın sesi endişeliydi.
Göz kapaklarım bana ağır gelirken mırıldandım. "Hayırdır? Ölüyor muyum?"
Bana cevap vermedi. Olabildiğince hızlı ilerledi. Ve bizi arabaya soktu. Arabanın hareket ettiğini hissettim.
"Tam iyileşmişti benim kızım." diyen babamın sesi doldu kulaklarıma. Gözlerimi açabilecek gücüm olsaydı ona edecek bir sürü sözüm vardı da işte.
"İyileşmemişti Haluk!" diye çıkışan annemin sesini ilk defa bu kadar endişeli duyuyordum. "Biz kendimizi kandırdık sadece. Onu günden güne öldürdük. Biz kendi kızımızı öldürdük."
"Anne tamam sakin." diyen Bora arada saçlarımın arasına elini sokuyor kanama oranını kontrol ediyordu.
Bir sedyeye yatırıldığımda gözüme çarpan ışıktan ve sessiz ortamdan özel kliniklerden birine getirildiğimi seçebilecek kadar açıktı bilincim. Ha bi de şarkıyı tamamlamış mıydım ben?
O şarkıda değiştirsem bir cümleyi değiştirirdim. "Babası onu hiç sevmezmiş."
Babam beni sevmemişti. Bu klinik en büyük örneğiydi. Onun sevdiği tek bir şey vardı. İtibar.
Gözlerimi evde açtığımda kaç saat geçmişti ne zaman gelmiştik bilmiyordum. Odamdaydım. Başımı yana çevirdiğimde sabahki büyük salondaki yardımcı kadın olduğunu gördüm başımda.
Adı neydi?
"Aysel Abla." dediğimde hızla bana doğru hareketlendi.
"Cemre Hanım. Çok şükür uyandınız." dediğinde ekledi. "İstediğiniz bir şe-"
"Özür dilerim." dedim onu şaşırtan bir cümleydi bu. "Sabah sana emir verdim özür dilerim."
Gün boyu aklıma takılmıştı. Can havliyle olan bir şeydi belki de. Herkes bir şeyleri boğazında bir el varken can havliyle yapardı. Benim can havlim Berk'ti.
"Estağfurullah Cemre Hanım. Ben sizin emir kulunuzu-"
"Emine Abla." diye durdurdum onu. Babamın kurduğu cümlelerden birini kuracaktı yine. "Bana su verir misin?"
Hemen bardağa uzandığında sürahiden bardağa suyun akış sesi doldu kulağıma. Sonra da odaya gelen adım sesleri.
"Aysel çık sen dışarı." diyen annem öfkeliydi. "Ben veririm suyunu."
"Emredersiniz Ayla Hanım."
Annem kapı kapanana kadar bekledi. Ondan sonra da hızla bana dönerken konuştu.
"Sen kafayı mı yedin Cemre?" dediğinde sıkıntılı bir nefes verdim.
"Suyumu verir misin?"
"Hayır." diyen annem bardağı masanın üzerine geri bıraktı. "Yaptıklarını konuşmadan vermeyeceğim."
"Anne." dedim doğrulmaya çalışırken başımın arkasındaki ağırlık ve acıyla ağzımdan acı dolu bir feryat döküldü.
"Dur artık be kızım dur!" diyen annem beni yattığım yerden doğrulturken oturur pozisyona gelip ona bakarken konuştu. "Kapat artık şu konuyu. Bak böyle yaparak abini de çok üzüyorsun. Sabahtan beri peşinde kahroldu çocuk. Yaptığı hatayı yüzüne vurmaktan babanı beni bizi suçlamaktan bize nefretle bakmaktan vazgeç artık. Bak çıkmış Berk. Babandan öğrendim iki yıl önce çıkmış. Kapat artık şu konuyu."
"Kapanmıyor." dedim sandığımdan daha güçlü çıkmıştı. "Üzerine toprak attığınız o yedi yıl kapanmıyor! Berk’in gözlerindeki o boşluk babamın yüzündeki o sahte acı... Hiçbir şey kapanmıyor. Siz sadece halının altına süpürdünüz ama ben yapamıyorum anne."
Sesimin yüksek çıkmasından rahatsız olmuş olmalı ki telaşla konuştu. "Sessiz ol baban duyacak."
"Duysun ya. Duysun.." dediğinde aynı cümleleri daha yüksek sesle söyleyecektim ki kapı yavaşça aralandı ve içeri babam girdi.
"Duydum kızım duydum." dediğinde yatağa oturdu yavaşça. Eli yavaşça bana uzandı. Saçlarıma değiyordu ki kendimi geri çektim. "Niye böyle yapıyorsun Cemre?" diyerek elini ittirdi. "Neden nefret ediyorsun bizden bu denli?"
Ona bomboş bakarken konuştum. "Soruyor musun bunu?"
"O gece hataydı. Yanlışlıkla işlenen bir cinayetti. Oğlumu yakamazdım. Ne yapsaydım? Bıraksaydım da oğlumu mu tutuklasalardı? Çocuktu daha o."
"Berk'te çocuktu." sesim çok sertti. Ama biri dokunsa ağlardım şuan. "O da çocuktu!" dedim gözlerimi onun gözlerine kilitlerken. Gözlerimi ondan almıştım. En çok ona öfkeyle bakıyordu gözlerim.
"Babası seçti parayı." diyen babam epey sabırlıydı ilk defa. "Oğlunun kaderini o seçti."
Midem bulandı. Bu evdeki mantık hep böyle işlerdi. Her şeyin bir fiyatı vardı ve bedeli ödenmişse vicdan azabına yer yoktu.
"Peki ya Berk?" dedim fısıltıyla. "Ona sordunuz mu? Gençliğinin fiyatını ona söylediniz mi?"
Babam yataktan kalktı. "Yeter." dediğinde bugün en çok duyduğum kelimenin bu olduğunu fark ettim. Bence de yeterdi. "Kalkar kalkmaz gitmeyi planladığın yeri biliyorum. Sakın!" dedi ve parmağını bana doğru salladı. "Sakın Cemre. Berk'in yanına gideyim deme."
"Kendimde o yüzü bulabilsem giderdim belki." dedim yine öfkeyle. "İyi ki sadece gözlerimi senden almışım. Yoksa istemediğin şeyler olurdu baba."
"Odandan çıkma bugün." dediğinde yine başımı salladım. Çok fazlaydı zaten bu kadarı. "Anlaşıldı mı?" dedi yine de benden cevap almak isterken.
"Anlaşıldı." dedim ruhsuz bir sesle. "Zaten yedi yıldır bu evde bir hayaletten farkım yok. Bir gün daha odamda kalmak beni öldürmez."
Babam kapıdan öfkeyle çıkarken kapım sertçe çarpıldı. Annem dönüp bana sitemle konuştu.
"Ah Cemre ah. Seni bu dikbaşlılığın öldürecek."
Akşama kadar uyudum. Bana kalsa bir dakika duramazdım da başım izin vermiyordu işte. Ayağa kalkıp boy aynamda saçlarımın arasındaki kocaman bandaja baktım. Kenarından tutup yavaşça çıkardığımda elimle yaramın üzerini kontrol ettim. Kanamıyordu. Mühim değildi o halde.
Odamdan çıktığımda evde sessizlik hakimdi. Merdivenlerden yavaşça indim ve büyük salina geldim. Koltukta oturan Bora ciddiyetle haberleri izliyordu.
Ekranda bizim röportajlarımız veriliyordu. Kendimi koltuklardan birine atarken alayla konuştum.
"Vaayy be ne güzel oynamışız ama." dediğimde ekledi. "Bilmesem eve gelince birbirimize sarılıp ağladığımızı falan düşüneceğim."
Bora bana göz devirdi. Beni duymazdan gelmeye çalıştı. Sonra ekrana cenazedeki videolarımız geldi. Yüzümde sinirle de olsa oluşan alaycı gülümseme soldu. Berk omzunu babamın eline koyarken aşağıya bir manşet geldi.
Haluk Yılmaz'dan Berk Yağızoğlu'na baba eli.
"Keşke sen gitseydin babamla." dedim ekranı gösterirken. "O cümleyi hakeden sendin çünkü. Ben değil."
Bir süre durdu. Sormak ve sormamak arası kaldı. Ama sordu. "Hangi cümle?"
"Berk orada babamın omzuna elini koyarken bize şunu şöyledi. 'Yapabileceğiniz her şeyi yedi yıl önce yaptınız zaten. Daha fazlasına gerek yok.'"
"Tamam." diyen Bora ayağa kalktı. "Sus."
"Nereye ya yeni başlıyorduk?" dediğimde ekledim. "Babama sorsana o hisseler ne kadarmış. Sabahtan beri bunu merak ediyorum biliyor musun? Berk'in özgürlüğü ne kadara mâl oldu bize?"
"Sus dedim sana." dedi bana öfkeyle dönerken.
"Beş yıl." dedim elimi kaldırıp bes parmağımı gösterirken. "Beş yıl yatacakmışsın eğer üstüne yıkmasaydınız. Gerçi babam onu bir iki yıla kadar düşürürdü de. Böylesi daha çok işinize geldiyse demek k-"
"Sana sus dedim! Sus!" diyen Bora öfkeyle kolumu tutup ayağa kaldırırken gözlerindeki öfkeye bakarken gözlerimi kıstım.
"Susmazsam? Beni de mi öldürsün?"
Annemin bağırışı ve bizi hızla ayırışı ile uzaklaştı benden. Kolumu silkeledim.
"Ne yapıyorsunuz? Yeterince derdimiz yok bir de sizin çocuk çocuk kavgalarınızla mı uğraşacağız?"
Omuzlarımı silktim. "Bu kez aldığı bir oyuncak değil anne. Bir özgürlük."
"Cemre sen fazla olmaya başladın ama.." diyen annem cümlesine devam edemeden kapı çaldı.
"Bağırmayın artık." diyen babam kapıya yönelirken kapıyı açtığında içeriye gelen polis telsizi sesiyle ve yüzündeki dehşet ifadesiyle Bora annem ve ben aynı şok içinde kapıya yöneldik.
Karşımda polislerle birlikte onu gördüm. Berk Yağızoğlu.
Polislerden biri konuştu.
"Haluk Yılmaz. Hakkınızda şirketten kara para aklamaktan şikayet var. Bizimle gelmeniz gerekiyor."
Babamın gözlerinde o an ilk defa korkuyu gördüm. Berk'e korkuyla baktı. Bu dudaklarımda bir tebessüm oluşmasına sebep oldu. Ama uzun sürmedi biri görür de kızar diye.
"Baba." diyen Bora itiraz edecek gibi oldu ama babamın ona dönüp gözlerini bir kere yumarak durmasını işaret ettiği bakışla durdu.
Babam ellerini uzatırken ellerine kelepçe takıldı. Gözüm Berk'in sadece kelepçelerde olan bakışlarına ve yüzündeki hafif tebessüme takıldı.
Annem bağırdı. "Olmaz kelepçe olmaz. Tüm basın her şey kafamızın etini yer. Kelepçesiz götürseniz olmuyor mu?"
"Hayır hanımefendi."
"Bırakın götürsünler." diyen babamın bakışları Berk'le kesişti. "Çıkınca bakarız icabına.. Basının."
Polis arabaları uzaklaşırken kapıdaki Berk anneme doğru gülümsedi. "Ayla Teyzee." dedi alaycı bir ifadeyle. Annem ona kaşlarını çatıp bakarken ekledi yine alayla. "Niye öyle bakıyorsun? Sanki üzerime cinayet yıktın yahu?"
Gözlerim yine acıyla kapandı. Suçsuz yere yıllarının gitmesi bana bile bu kadar ağır geliyorken onun bu kadar güçlü olmasına dayanamıyordum.
Gözleri öfkeyle ona bakan Bora'yı buldu. "İhale sana kalamadı yine. Amma şanslıymışsın. Bu kez de baban üstlendi desene."
Bora öfkeyle ona bir adım atacak yakasına yakışacak gibi oldu ama annem tuttu onu.
Bir umutla bekledim. Bakışları bana döner diye. Keşke başımın arkasındaki bandajı çıkarmasaydım dedim içinden. En azından bir noldu diye sorardı. Ama hiçbiri olmadı.
Berk yüzüme bike bakmadan yavaşça yanıma geldi ve kulağıma fısıldadı. "Parfümünü değiştirmişsin." dediğinde titrek bir nefes verdim. "Buram buram ihanet kokuyorsun."
Kapıdan çıkmadan son kurduğu cümle beni bu evde bir yedi yıl daha tutar mıydı bilmiyordum. Beni bu hayatta bir gün daha tutar mı hiç bilmiyordum.
Alt dudağım titrerken Bora'nın bağırışını duydum. "Öldüreceğim oğlum seni. Adımızı karalamak neymiş göreceksin."
Berk tam kapıdan çıkarken onu durduran cümle buydu. Sadece adımlarını durdurdu. Geriye dönmedi.
"Yapmadığın şey değil."
Adımları kapıdan çıkarken o kapı sanki benim yüzüme çarpıldı. Kalbim yine inanılmaz bir acıyla yanarken yapmak istediğim tek şeyi yaptım. Kapıya koştum ve kapıdan çıktım.
Annemin adımı seslendiğini duydum ama peşimden gelemezdi çünkü biricik oğlunu sakinleştirmekle meşguldu.
Bahçe kapısından çıkan Berk'e bağırdım. "Berk!"
Adımları durmadı daha da hızlandı.
Durmadım koştum. Soluduğum hava ciğerlerime yetersiz kaldıkça koştum. Yanına ulaştığımda duraksadı. Yüzüme dönüp baktı. Ama bu bakışta ne bir duydu vardı ne bir nefret. Gözlerinde nefret görmeyi yeğlerdim bu bakış yerine.
"Berk." dedim gerçekliğini sorgulamak ister gibi. İlk defa baş başaydık. Ve buradaydı. Gördüğüm halüsinasyonlardan biri değildi bu emindim. "Geldin." diye fısıldadım şok içinde. Berk attığım her adımla benden biraz daha uzaklaşacakmış gibi geliyordu. Ciğerlerimdeki o kesik nefes koşarken yüzüme çarpan soğuk Mart havası... Hepsi gerçekti ama karşımda duran adamın somutluğuna inanmakta güçlük çekiyordum. "Geldin." diye fısıldadım tekrar. Sesim rüzgarda dağılıp gidecek kadar cılızdı. "Gerçekten buradasın."
"Bir yere mi gitmiştim?" sesi az önce anneme karşı olan alaycı öfkeden uzaktı. Sadece öfke kalmıştı. "Beş yıllık cezamı çektim çıktım. Çok şey yapma sen. Takma yani kafana."
"Berk ben.." cümlemin devamını getiremedim. Ne diyecektim. 'Üzgünüm' mü 'Özür dilerim' mi? Hangi kelime ondan çaldığımız beş yılı telafi ederdi? O ise tek kelime etmiyor cümleyi bitirmemi bekliyordu. Elim yavaşça havalandı. Sadece koluna dokunacaktım. O gerçekliği somutlamam gerekiyordu kendime. Yine halüsinasyon mu görüyorum diye kafayı yiyecektim yoksa.
Bir adımla geriye çekildi. "Sakın." dediğinde sesi netti. "Sakın bir daha kana bulanmış ellerinizi benim üzerime silmeye çalışmayın."
Titreyen elime baktım. Doğruydu. Bizim pırıltılı hayatımızın her köşesinde onun feda edilmiş gençliğinin lekesi vardı. Berk birkaç adım ötemde dururken aramızdaki mesafe yedi yıl değil koca bir ömür gibi açıldı.
"Berk ben nefret ediyorum onlardan." dediğimde sesim titriyor gözümdeki yaşlar benden bağımsız akıyordu. Ona onlardan olmadığımı kanıtlamak istiyordum. "Çok istedim çok denedim ama izin vermediler bana hakkında ifade vermem-"
Duymak istemiyormuş gibi elini kaldırdı. "Ağlama." dediğinde gözlerim bir an umutla doldu. Ağlamama kıyamıyor sandım. "Hiçbirinizin göz yaşına bakmayacağım sakın ağlama." dediğinde gözlerimin içine baktı. "Duydun mu?"
"Berk ben senin düşmanın değilim." dedim çaresizlik içinde.
"Hainin kızı da haindir."
Bu cümle yüreğimi delip deşen bir kurşun olsaydı bu kadar acımazdı canım. Nefesim kesildi yüzüm kızardı. Arkasına döndüğünde ağzımdan acıyla bir cümle döküldü son gücümle.
"Gitme Berk. Lütfen gitme. Oturalım konuşalım. Anlama beni tamam ama anlatayım-" adımlarını hızlandırdığını görünce adımlarım hızlandı. Az önce tutmamam için kendini çektiği kolunu tuttum iki elimle. "Gitme Berk!"
Berk bana öyle bir öfkeyle baktı ki yer altımdan çekildi de bir uçurumdan yuvarlandım sandım. Ama düşmezdim ki. Berk tutardı hep beni. Düşsem de kaldırırdı hep.
Kolunu hiddetle çekişi sarsılmamı sağlarken hızla ilerlemeye devam edişi adımlarımı hızlandırdı. Arabasına hızla bindiğinde adımlarım koşar adım ommaya başlamıştı ki kendi ayağıma takılıp yere düştüm.
Düştüm.
Araba hızla yanımdan geçip giderken buğulu gözlerim dikiz aynasındaki Berk'in gözleri ile göz göze geldi.
Düştüğümü gördü.
Berk beni kaldırmadı.
Bağırdım. İçimdeki tüm öfkeyle çığlık attım. "Ben hain değilim!" Yerdeki elimi yumruk yapıp asfalta vurdum. "Değilim değilim!" Asfaltın soğuğu avucumdan içeri sızdı. Sanki sadece yere değil kendi hayatımın en dibine düşmüştüm. Dizlerim titriyordu ama acı orada değildi. Acı içimdeydi. Herkesin susup benim içimde bağırdığı o yerde.
Annemin koşarak bana doğru geldiğini sitem ve korku dolu bağırışıyla duydum. "Cemre! Ne yapıyorsun yerde?" dediğinde kollarımdan tuttu. "Kalk hadi kalk."
Rüzgarın estiği yöne savurmasına izin verdim. Gıkım çıkmadı. Sadece bazen iç çekiyordum o kadar. Annem söylene söylene beni eve taşıdı. Odama çıktığımda kıyafetlerimi değiştirip yatağa girdim. Yorganı başıma çektim ve orada koptu içimdeki fırtınalar.
Bir hıçkırık kaçtı ağzımdan sonra devamı geldi. Annemin yavaşça gelip bileklerimden sakinleştirici sıvıyı damarlarıma göndermesine direnmedim. Böyle susmuştum işte. Beni bağıramamak öldürmüştü.
Sabah annemin talimatları ile babamın bulunduğu karakola boy göstermeye gidecektik. Dolabıma bakarken beynimde yine o cümle yankılandı.
"Sakın bir daha kana bulanmış ellerinizi benim üzerime silmeye çalışmayın."
Kayık yaka siyah bir kazak geçirdim üzerime altıma da siyah kumaş bir pantalon. Siyah botlar. Kan rengini en iyi siyah gizlerdi.
Merdivenlerden indiğimde kendimi boş salondaki kanepeye attım. Bedenim bir çuval gibi hissettiriyordu. Dolu ama cansız.
Telefonumu üst üste gelmeye devam eden bildirimlerle dünden beri çıkarmadığım kabanımın cebinden çıkardım. Bu kabanı giymeseydim yokluğunu fark etmezdim.
Ekrana düşen haber sayfaları babamın tutuklanmasını en uygun haber diliyle anlatmış ve sonuna da ona güvendiklerine ve adaletin yerini bulacağına dair kısa sözler yazmıştı. Gülmek istedim gülemedim. Ağlamak istedim ağlayamadım.
Bora ve annemin sesleri salona yaklaşırken Twitter'a girdim ve hesabıma yağan kimi hakaret kimi geçmiş olsun mesajı dolu olan mesaj kutumu hızla kapattım.
"Bu mal niye cenazesi var gibi giyindi?" dedi Bora aldırmadım. Bomboş baktım onlara.
Annem sitemle konuştu. "Yine başlamayın. Cemre neden makyaj yapmadın?"
Kaşlarım havalandı. "Böyle mi?" dedim ellerimi iki yana açarken. "Adalet."
"Anne bak bu kızın iyice kafayı yedi. Ağzımdan kötü şeyler çıkacak haberin olsun."
Ona göz devirdim ve anneme döndüm. "Savaş boyaları mı sürüyoruz?"
"Berbat görünüyorsun." dedi annem ve elindeki küçük aynayı yüzüme tuttu. "Göz altlarına bak. Rengin benzin atmış."
"Savaş boyası değil anne." dedim aynadaki gözlerimin içine bakarak. Sesim buz gibiydi. "Yas tutuyorum. Sizin yedi yıl önce gömdüğünüz vicdanınızın yasını tutuyorum."
"Başlatma şimdi vicdanından!" diyen Bora ekledi. "Dünden beri yetti saçma sapan draman. Tam düzeldin derken başa sard-"
Yere bakarken dişlerimi sıkarak konuştum. "Anne oğlunu sustur yoksa ben sizinle gelmeyeceğim."
"Bora sus!" diyen annem ona kapıyı gösterdi. "Dışarıda bekle bizi."
Bora bana bakarken konuştu. "Aklını başına topla kızım." annem onu göğsünden iterken Bora sinirle dışarı çıktı.
Annem önüme eğildi ve yüzümü avuçları içine aldı. "En azından bugün.. sorun çıkarma kızım. Hadi gel gidelim." dediğinde elini uzattı.
Başımı salladım. Elini tutmadan ayağa kalktım. Dizim sızladı. Dün akşamdan kabuk tutmuş bir yara vardı dizimde. Berk kaldırmamıştı beni. Kim hainin kızını kaldırırdı ki? Kim bir haini kaldırırdı?
Arabaya binip karakola geldiğimizde yine muhabirlerle çevriliydi etrafımız. Annem dün akşamdan beri üzerine çalıştığına emin olduğum konuşmasını yapmaya başlarken gözlerim etrafta gezindi.
Onu tanıyorsam buralarda olmalıydı. Görüş açım bulanıklaşınca netlemek için gözlerimı kıstım.
Kaşlarım en sevdiği şeylerden birini gören küçük bir çocuk gibi havalandı. Buradaydı. Karakolun biraz uzağındaki arkası dönük bankalardan birinde oturuyordu. Onu sırtından tanımıştım. Dün bana fazlaca döndüğü sırtından.
BEN BERK YAĞIZOĞLU'NU HÂLÂ TANIYORDUM.
Annemin mikrofonlara karşı sergilediği o mağdur ama vakur eş rolü arkamda uğultu gibi kalmıştı. Bora babamın avukatıyla hararetli bir şeyler konuşuyor arada bir kol saatine bakıp sinirle soluyordu. Kimse benim nereye baktığımı ruhumun hangi bankta asılı kaldığını fark etmiyordu bile.
Parmaklarının arasında tüten sigaranın dumanı Mart ayının puslu havasına karışıyordu. Onu izlemek açık bir yaraya tuz basmak gibiydi; canım yanıyordu ama bakışlarımı çekemiyordum.
"Cemre içeri giriyoruz!"
Annemin fısıltısı kulağımda patladı. Kolumu sertçe kavrayıp beni karakolun soğuk merdivenlerine doğru çekiştirdi. Ayaklarım geri geri gidiyordu. O banka o hiç değişmeyen ama artık bana yabancı olan siluetine doğru koşmak istiyordum. Ama yapamazdım. Dizimdeki kabuk bağlamış yara her adımda pantolonuma sürtünerek bana dün geceyi hatırlatıyordu.
İçeri girdiğimizde koşuşturmaca bile kulaklarımda bir uğultu oldu. Annem herkes tarafından saygıyla karşılanıp selamlaşırken Bora ve ben bir adım gerisindeydik.
"Hâlâ ona bakıyorsun." dedi Bora yanıma sokularak. Sesi zehir gibiydi. "Babam içeride bizim için bedel ödüyor senin aklın hâlâ onda."
"Babam bizim için bedel ödemiyor Bora," dedim sesimi sadece onun duyabileceği bir tonda tutarak. "Babam yedi yıl önce ektiği rüzgarın fırtınasını biçiyor."
"Off." dedi Bora yüzünü buruştururken. "Bıktım senin bu edebi dillerinden de."
"Avukatı ne diyor?" dedim her şeyi bir kenara bırakıp.
"Hapiste çürüyecek diyor." dediğinde nabzımı ölçmek ister gibi yüzümde dolandı gözleri. "Dememi çok isterdin ama babamı buradan alıp gidiyoruz."
Hiç şaşırmamış ve sinirlenmemiş bir ifadeyle önüme döndüm. Hepimizin dün akşamdan beri bildiği bir şeydi zaten bu. Berk bile ihbarı yaparken akıl etmiş olmalıydı.
O zaman neden yapmıştı bu ihbarı. Sormam lazımdı.
"Hava alıcam önemli bir şey olursa haber ver bana." dedim köşedeki babamın en güvenilir adamına.
"Cemre Hanım Bora Bey'in kesin emri var çıkmamalı-"
"Benimde kesin emrim var Mustafa." dediğimde mahçup bir ifadeyle baktı bana. O Haluk Yılmaz'ın oğluysa bende kızıydım.
Bir kere olsun işime yaramıştı kızı oluşum. Güzeldi.
Banka geldiğimda adımlarım yavaşladı. Yavaşça yanına oturduğumda bana dönmedi bile.
"Neden geldin?" dediğinde beni nasıl tanıdığını merak ettim.
Kokumdan mı tanımıştı? İhanet kokumdan.
Yuttum dünki sözlerini.
"Hatırlıyor musun?" dediğimde arkama yaslandım. "Lisede bi bankımız vardı. Her teneffüs başka bank yokmuş gibi inatla gider o banka otururdu-"
"Hatırlamıyorum."
Boğazımdaki yumruyu acıyla yuttum. Yüzüm buruştu acıyla. Görmezdi. Berk artık Cemre'sini görmüyordu.
Asıl sorumu sordum. "Tutuklanmayacağını bir şekilde kurtulacağını biliyordun. Neden ihbar ettin?"
Bugün ilk defa baktı yüzüme o an. Sanki yüzümde bir şey arıyormuş gibi.
"Karşınızda olduğunu görün diye." dediğinde kaşlarımı kaldırdım.
"Ya sana zarar verirlers-"
"Onlar bana hiçbir şey yapamazlar." dediğinde kendine bir şey hatırlatır gibi düzeltti. "Siz bana hiçbir şey yapamazsınız."
Bana yapmışlardı. Çok şey yapmışlardı.
Başımda kendini iyice belli eden dönme ile iki gündür ağzıma tek lokma atmadığımı hatırladım. Gözlerim aramızdaki bir paket kurabiyeye kaydı.
Saydım altı tane vardı. "Benimle paylaşır mısın?" diye bir cümle döküldü ağzımdan. Açlığım umrumda değildi. Merak ediyordum paylaşıp paylaşmayacağını.
"Ye." dediğinde dudaklarımda hafif bir tebessüm oluştu.
"Üçü senin üçü benim." dediğimde çocukluğumuzdaki gibi kurabiyeleri ortadan üç üç olacak şekilde ayırdım. Ağzıma bir tanesini atarken onun sigara paketinden bir sigara daha çıkarışını izledim.
Sigarasından bir duman üfledi. "Ye hepsini."
"Ama-"
"Ye ve git yanımdan Cemre."
Ağzımdaki lokmayı zar zor yutarken dördüncü kurabiyeyi de aldım. Boğazımdaki acı eşliğinde yedim.
Benimle konuşmuyordu. Benimle kurabiyelerini bile paylaşmıyordu. Dünki sözü canımı acıtmak için değildi. Gerçek olduğu içindi. Haindim onun gözünde.
Yüzümdeki gülümseme ile ona döndüm. Ortam biraz olsun yumuşasın istedim. Tüm kurabiyeler bitmişti.
"Senin hakkını da yedim." dedim.
"İlk değil meraklanma ama bu helali hoş olsun."
Bir el soluk borumu kapattı. Bir el kalbimi elleri arasına aldı ve sıktı. Gözlerime bir sürü yaş hücum etti ama bir el onları tuttu. Ağlayamadım bile.
Kafamın arkasındaki iki dikişimin zonkladığını hissettim. Dudaklarım aralandı titrek bir şekilde. Konuşamadım.
"Cemre Hanım Bora Bey sizi çağırıyor."
Beni kendime getiren Mustafa'nın sesiydi. Ellerimi bankta iki yanıma koyarken tırnaklarımı tahtaya bastırdım. "Gelmeyeceğim."
Berk'in hâlâ sigarasını içtiğini ama bitirmek üzere olduğunu görebiliyordum. Başımı çevirmedim ama gördüm. Bulanıktı ama gördüm. Ben Berk'i hep görürdüm.
"Cemre Hanım Bora Bey'in kesin emri var."
Gözlerim sinirle ona döndü. "Sana illa emir mi vermem lazım Mustafa Abi benim?" dediğimde gözümden bir damla yaş süzüldü. "Bu dilden anlıyorsanız vereyim. Gelmiyorum. Var mı diyebileceğin bir şey?"
Babama dönmüştüm. Kendimden nefret ettim. İçim o kadar acıyordu ki kendime kızamadım.
Mustafa biraz duraksadıktan sonra telefonu kulağına götürdü. "Cemre Hanım gelmiyor Bora Bey."
Bora ona telefonu bana vermesini söylemiş olmalı ki telefonu bana uzattı. Ona öfkeyle bakıp telefonu kulağıma dayadım. "Ne var?"
"Hemen buraya geliyorsun. Saçma sapan davranışlarını bırak ve bizi yakmadan o herifin yanından uzaklaş."
"Gelmiyorum dedim."
Sesim sertti. Ama gözlerimden yaşlar akıyordu.
"Cemre beni oraya getirtme!" diye kükredi adeta.
"Gelmeyeceğim. Zorla mı götüreceksin?"
"Mustafa'ya ver telefonu."
Gözlerimi sinirle yumdum ve telefonu Mustafa'ya uzattım.
"Tamam Bora Bey." diyen Mustafa telefonu kapattığında yanındaki iki adama doğru konuştu. "Cemre Hanım'ı alın."
Adamlar tam bana doğru yönelmişti ki onları attığım bakışlarla durdurdum sandım. Ama arkamdaki Berk'in sesi duyuldu.
"Hoop!" diyen Berk adamlara çevirdi başını yerinden kalkmadan. "Orada bir durun." dediğinde adamlar durdu. Berk Mustafa'ya döndü. "O patronuna de ki kimse benim yanımda bir kadını zorla kaldırıp götüremez. Sigaramı bitireyim kalkayım sonrası ilgilendirmez beni." dediğinde ekledi. "Açtırtmasın bana yedi yılın defterini."
Mustafa Bora'yı aramanın ortalığı karıştırabimeceğini fark ederek bir adım geri çekildi adamlarıyla.
Bakışlarım Berk'e döndü. Sigarasını söndürdü ve paketten bir sigara daha çıkardı. Çakmaktan çıkan ses duyuldu. Berk dumanı ciğerlerine hapsettikten sonra başını hafifçe gökyüzüne kaldırdı. Göz ucuyla bile bana bakmıyordu.
Orada tam bir saat öyle oturduk. Berk on üçüncü sigarasını söndürdüğünde göz ucuyla bana baktı. Sonra da başımda dikilen adamlara.
Sonra yavaşça kalktı ve tek kelime etmeden gitti.
Dudaklarıma küçük bir gülümseme yerleşti. Bir saat beni onlardan uzak tutmuştu.
Üzerime çullanmak için hazırda bekleyen adamlardan birine Mustafa izin vermeden kendim kalktım ayağa ve yanlarından hızla çekip gittim.
Karakola girdiğimde babamın son işlemleri hallediyor imzalar atılıyordu.
Babamın yanındaki Bora'nın gözleri benimkilerle kesiştiğinde gülümseyerek oradaki komiserle tokalaştı ve bana yöneldi. Sıkıntılı bir nefes verdim.
"Naptın bir saat orada? İnatsan inatsın dimi Cemre?" Ona cevap vermedim. Görmezden geldim. Sinirlendiğini soluduğu güçlü nefeslerden anlıyordum. Kolumu sertçe kavradığında tırnaklarının kumaşın üzerinden tenime battığını hissettim.
"Sana bir soru sordum." dedi dişlerinin arasından. "O herifle ne konuştun bir saat boyunca? Ne anlattın?"
Kolumu ondan çekmeye çalıştım ama tam bir hayvan olduğu için buna gücüm yetmedi. "Kolumu bırakmazsan sana karakolun ortasında katil diye bağırırım."
"Cemre!" dedi sabrı sınanır gibi. Sonra yüzümdeki kararlı ifadeyi görünce parmaklarını gevşetti.
Babam ve annem bize doğru gelirken babam kollarını açtı. Sanki bir gün öncesinde birbirimizi yememişiz gibi.
"Kızıım." dedi ve sarıldı bana. Ellerim titrerken sırtyla kurabileceği en az teması kurdular. Bunların hepsi bir şovdan ibaretti yine.
Kameralara biraz oynadıktan sonra evdeydik. Odama çıkmak için merdivenlere yönelmiştim ki Bora bağırışıyla durdurdu.
"Sen mi verdin lan şirketteki o dosyaları o herife ihbar etsin diye?"
Kaşlarımı çattım. "Ne saçmalıyorsun ya sen?" dedim merdivenlerden inip ona dönerken.
"Noluyor yine?" diyen babam yanımıza geldiğinde Bora konuştu.
"Senin bu kızın var ya baba. Bugün biz içerideyken Berk ile bir saat oturdu. Bir saat. O çocuk Mustafaları da korkutmuş aldırmadı yanından."
"Bana bak!" dedim ona bağırırken. "Sen Berk'in adını nasıl hâlâ utanmadan ağzına alıyorsun?"
Bora sinirle güldü. "Bak ne diyor hâlâ?" dediğinde öfkeyle ellerini saçlarına geçirdi. "Hâlâ o çocuk diyor! O çocuk bugün senin babanı parmaklıklar ardına yolluyordu farkında mısın? Eğer o dosyalar bir şekilde onun eline geçtiyse ve sen yardım ettiysen..."
"YARDIM ETMEDİM!" diye bağırdım. Ev yıkılacaktı neredeyse. Keşke yıkılsaydı da hepimiz enkazında kalsaydık. Müstahaktı bize böyle bir son. "Keşke edebilseydim." dediğimde gözümden bir damla yaş süzüldü. "Keşke şu kadarcıkta olsa, beni sizin gibi görmese de... Yardım edebilsem ona." dediğimde ekledim. "Mutlu olabilirsiniz. Yüzüme bile bakmadı o bir saat boyunca. Benimle kurabiyesini bile paylaşmadı. Ben yedim diye elini sürmedi. Mutlu olabilirsiniz. Siz yedi yıl önce o gün üç cinayet işlediniz. Biri o adam.. Biri Berk'in çocukluğu.. Biri de benim." dediğimde bir alkış tutarak babama döndüm. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu ama ona karşı meydan okuyucu bir gülümseme vardı yüzümde. "Mutlu olabilirsin Haluk Yılmaz. Oğlunu kurtardın ama kızını öldürdün. Başın sağolsun tekrard-"
Yanağımda hissettiğim yanma ve başımın yana savrulup saçlarımın az önce ıslanan yanaklarıma yapışmasıyla ağzım şok içinde açıldı. O kadar şaşırdım ki gözyaşlarım gözümde dondu ağlayamadım.
"Sakın!" dedi babam. İşaret parmağına bana sallarken. "Sakın bir daha bana o çocukla beraber öldüğünü söyleme! Sen Cemre Yılmaz'sın. Benim kızımsın. Kendine gel."
"Haluk!" diyen annemin öfkeli sesi kapıdan gelirken benim şok içinde yanağımda olan elime ve babamın yüzündeki öfkeli ifadeye baktı. "Ne yaptın sen?" dedi öfkeyle.
Elim yanağımdan yavaşça düşerken babamın yüzüne baktım. Attığı tokadı yeni fark etmiş gibi afallayarak baktı bana.
"Bundan bahsediyordum işte." dedim. Kendi sesimi tanıyamıyordum. O kadar titriyordu ki tanıyamıyordum. "Oğluna katil olduğundan beri bir kere vurmadın be!" diye bağırdım ağlamalarımın arasında.
Babam gözlerindeki pişmanlıkla ellerini başının iki yanına koydu. "Özür dilerim.." diye fısıldadı. Elleriyla bana uzandı. Yüzümü avuçları içine alacak gibi oldu. Geriye adım attım. "Kızım ben çok özür dileri-"
"Size ihanet etmedim merak etmeyin." dediğimde Bora'ya döndüm. "Dosyaları kim verdiyse onu bulmaya bakın siz. Yoksa hazin sonumuz bizi bekliyor canım ailem."
Merdivenlerden çıkarken sızlayan yanağımla yüzüm bir kez daha fiziksel olmayan bir acıyla buruştu.
Odama gittim ve kapımı kilitledim. Kimse de gelmedi zaten. Ağlamalarım durduğunda saat üçtü.
Gözlerimi tavana dikmiş öylece duruyordum.
Ta ki odanın içine kırmızı bir lazer ışığı süzülene kadar. Kaşlarım çatıldı. Yatağımdan yavaşça doğruldum ve cama çıktım. Bu sırada lazer döndü dolaştı ve tam kalbimin üzerinde durdu.
Gözlerim hızla bahçedeki turunu devam ettirirken çitlerin yanındaki çalılıktaki Berk'i gördüm.
Hayatımda daha mutlu olduğum anlar olmuştur elbet yedi yıl önce. Ama yedi yıl boyunca dudaklarımın bu denli gülümsemek için kıvrılmadığına emindim.
Berk gelmişti.
Nasıl üzerime kabanımı geçirdim ve o merdivenlerden indim hatırlamıyorum. Kapıdaki korumalara gözükmeden arka bahçeye süzüldüm ve Berk'in bulunduğu çalılığın yanına çöktüm.
"Geldin." dedim yüzümden onu gördüğümden beri silinmeyen gülümsemeyle.
Berk yüzündeki taşlaşmış ifadeyi bozmadı. Yavaşça bana döndü. "Gel demedim?"
Kaşlarım çatıldı. "Nasıl?" dediğimde ekledim. "Pencereme lazer tuttun?"
"Öldün mü diye bakmaya geldim." dediğinde gözlerimin en derinine bakarken ekledi. "Banktan zorla mı kaldırdılar seni?"
Gözlerim acıyla kısıldı. "Öldüm mü diye bakmaya geldin?" dedim idrak etmek ister gibi. "Kaldım mı diye bakmaya gelmedin mi?"
"Tı." dedi dudaklarını kıpırdatarak.
"Ölseydim?" dediğimde onun gözlerine baktım.
Kaşlarını kaldırdı. Acımasızdı bakışları. "Ölürdün."
"Sen napardın?"
"Hiçbir şey."
Bu iki kelime ile babamın parmaklarının izi hala yanağımda sızlarken ruhumda çok daha derin bir morluk oluşturdu. Berk'in gözleri üzerimdeydi ama beni görmüyordu; o yedi yıl önceki yangının küllerine bakıyordu sadece.
"Gelir miydin cenazeme?"
Bakışlarını kaçırdı. "Gelmezdim."
"Buraya niye geldin o zaman?"
"Öldün mü görmek için."
"Ölseydim mutlu mu olurdun?"
Gözleri tekrar beni buldu. Hiçbir duygu barındırmamasından nefret ediyordum gözlerinin. Nefret et benden diye bağırmak istiyordum. Yeter ki bir duygu yerleşsin gözlerine.
"Olmazdım." dediğinde kalbimin ortasına bir kor daha düşüren o cümleyle devam etti. "Hiçbir şey hissetmezdim."
"Niye geldin?"
"Öldün mü diye dedim ya."
Gözlerim onun yüzünde dolaştı. "Ailemin beni öldüreceğini mi düşündün?"
"Hayır." dediğinde ekledi. "Gel benimle." dediğinde kabanımın kolundan tuttu.
Evet benim kolumdan tutmadı. Kabanın bana bi kaç santim uzun gelen kolundan tuttu. Tiksiniyordu benden.
Beni çitlerin arasındaki boşluktan çıkardığında biraz ötemizdeki babamın tamirat işleri için kullandığı kulübeye soktu.
Yanan sarı loş ışıkta yüzüne baktım. O bana bakmıyordu. Yüzümü görebileceği her konumda başka yere bakıyordu. Ortadaki küçük masanın kenarındaki sandalyelerden birine oturdu. Karşısına oturmamı istediğini anlayıp oturdum.
Gözlerim merakla üzerinde gezinirken beline giden elini görünce bakışlarım titredi. Belinden bir silah çıkardığında o silah bana doğrulacak sandım.
Ama silahı önümüzdeki masaya koydu. "Sana tek bir soru soracağım. Ama bana yalan söyleyecek olursan söyleme çek vur beni." dedi önümdeki silahı gösterirken. Bakışlarım silahı bulduğunda bacaklarım zangır zangır titremeye başladı.
📽️
"Al bu silahı." diyen Haluk ucunu bir bez parçası ile tuttuğu silahı Berk'e uzattı. Berk ona anlamsız bakışlar atarken Kenan oğluna başını salladı.
"Al Berk. Haluk Amcan bize aile yadigarını hediye ediyormuş."
Berk Haluk'un neden bezle tuttuğuna hâlâ anlam verememişti. "Neden bezle?"
Haluk'un yüzüne her zaman ki kurnaz sırıtmalarından biri eklendi. "Düşmanlık olmasın diye evlat. Namlu bana doğrulu. Gün gelir de ateş etmesin diye."
Cemre babasının planını annesinin telefondan babasıyla yaptığı konuşmadan öğrendikten sonra hızla salona indi engel olmak için.
Gördüğü manzarada Berk'in elinde Bora'nın dün akşam yanlışlıkla vurduğu adama ateş eden silah vardı.
Ağzı açık kalırken evin etrafını polis sirenleri doldurdu.
📽️
Gözümden süzülen yaşlarla bacaklarımın git gide artan titremesini azaltmaya çalışmak için ellerimi dizlerime koydum.
"Ağlama Cemre." dedi Berk yine. "Ağlayacaksan çek git."
Başımı iki yana salladım. Avuç içlerimle hızla yaşları sildim. "Sor."
"Babanın elinde Bora'nın katil olduğunu kanıtlayacak bir görüntü var mı?"
Yoktu. Olsun çok isterdim. Ama yoktu.
Silaha bakışlarımı bir daha değdirmedim. "Yok."
Silahı eline aldı ve beline koyarken ayağa kalktı. Gidecekti. Gitmesindi. Ağzımı bile açamadım.
Zaten bana güvenmediğine de emindim.
Sessizce eve girip odama çıktım yine.
Sabah aşağıdaki bağırışlarla uyandığımda ne olduğunu anlamadım. Kaşlarım çatıldı. Babam kime böylesine sinirle bağırıyordu. Üstelik ben buradayken.
Ayaklarıma terliklerimi geçirip hızla aşağı yöneldiğimde iki bahçıvana bağırdığını gördüm.
"Ulan sen bilmiyorsun o bilmiyor! Oradaki delik nasıl açıldı ne biçim bakıyorsunuz siz bahçeye!"
"Haluk Bey daha dün kontrol ettim ben-"
Berk'in açtığı delikten bahsediyorlardı.
"Kes!" diyen babam daha hiddetle ekledi. "Önce o deliği kapatın sonra ikinizde bir daha uğramayın bu eve. Kovu-"
"Doğru söylüyorlar." dediğimde babam şaşkınlıkla bana döndü. "Dün akşam ben açtım deliği."
"Ne?" dediğinde yüzünde büyük bir şok vardı. "Neden?"
"Kedi için."
"Kedi."
Başımı salladım ve gülümsedim. "Sarı bir sokak kedisi. Biraz hırçın. Bahçeye hapsedemezdim ama beslemem lazımdı."
Babam ona gülümsememden cesaret almış olmalı ki gülümsedi ve bana sarılırken konuştu. "Aferin kızım." dediğinde titredi bedenim. Onun takdir ettiği bir şeyi yapınca yanlış yapmış gibi hissediyordum. Gerçi yapmamıştım da. Sonra bahçıvanlara döndü ve ekledi. "İşinizin başına dönün. Ama o delik kapansın. Kızımın kedisine kulübe alırız."
Ondan arkaya doğru bir adım atarken uzaklaştım. "Gelmez bir daha zaten."
"Neden?"
"Bilmem." dediğimde omuz silktim.
"Kediler nankör hayvanlardır."
Nankör olan kedi değildi; nankör olan bir çocuğun hayatını çalıp sonra ona "aile yadigarı" diye cinayet silahı uzatanlardı.
"Nankörlük bazen hayatta kalma biçimidir baba." dedim fısıltı gibi.
Akşam olduğunda her şey biraz daha normale dönmüş gibiydi. Sahildeydim. Son iki gündür onlarla aynı ortamda fazladan soluduğum nefesler bile yetmişti bana.
Önümdeki şarap şişesini bir kez daha kafama dikerken sussun istiyordum tüm düşüncelerim. Yoksa Berk'i düşünmekten deliricektim.
Gözüme doğru tutulan kırmızı bir ışık hissettiğimde gözlerimi kırpıştırdım. Hafızam daha dün gece olan şeyi bile seçmekte zorlandı. Sarhoş olmuştum anlaşılan.
Lazerin sol göğsümün üzerinde tam kalbinde durmasıyla geldiği yöne baktım ve sahil boyu yürüyerek yanıma doğru gelen Berk'i gördüm. Biraz daha uzağımdaydı.
Yanımdaki yarısı boş şarap şişesini ayıp bir şeyi saklarmış gibi bankın zeminine bırakmaya çalıştım ama biraz acele etmiş olmalıyım ki bir kırılma sesi duyuldu. Elimde kalan küçük bir parça camı onun sesini yakınımda duymamla avcumun içine hapsettim.
Canım yanmıştı. Ama o buradaydı.
"Ne işin var burada?" dediğinde sesi yine dümdüzdü. Yanıma oturmadı sadece hesap sorar gibi sordu.
"Niye sahil senin mi?" sesim sersem çıkıyordu. Beni tanıyan biri sarhoş olduğumu ilk kelimemden anlayabilirdi. Ama o anlamadı.
"Senin evine uzak benim evime yakın." dediğinde ekledi. "Ondan sordum."
Kaşlarım ilgiyle havaya kalktı. "Evin buraya yakın mı?"
Kenan Amca'nın yaşadığı ev buraya epey uzaktı. Fark etmeden Berk'in evine mi yaklaşmıştım ben? O kayıp olduğu iki sene de buralarda mıydı yani? Daha önce buraya gelmediğim için kendime kızarken elimle zaten bütünleşmiş olan cam parçasını biraz daha sıktım.
"Öyle." dediğinde bankın altındaki tam saklayamadığım şişeye kaydı gözü. "Senin mi şişe?" dediğinde başımı salladım. Hayır demek çok küçükte olsa bir yalan olurdu. Ben Berk'e yalan söylemek istemiyordum. Sonra gözleri yanımda sakladığım elime kaydı. "Avcunu neden sıkıyorsun?"
Gözlerime küçükte olsa bir umut ışığı yayıldı. "Sen beni merak mı ediyorsun?"
Yüz ifadesi zaten sertken daha da sertleşti. Bi an çekip gidecek sandım. Çok korktum. Ama o kaşlarını daha da çatarak kolumi tuttu.
Berk Yağızoğlu bana yedi yıl sonra ilk defa temas etti o an. Dudaklarım aralanırken bu an hiç bitmesin istedim. Sonra yavaşça elime baktı.
O an bende cesaret edip elime baktığımda her yanından kanlar süzüldüğünü gördüm. Telaşla kolumu ondan çekip temasımızı ne kadar istemesem de sonlandırdım.
"Cemre elin kanıyor?" dediğinde başından beri bir kere bile duygu karıştığına şahit olmadığım sesinde endişe duydum. "Avucunda ne var elin kanıyor!" diye eklediğinde gözümden bir damla yaş süzüldü.
Acıdan değil. Mutluluktan.
Elimi kabanımın koluna doğru sokarken ayağa kalktım. "Mühim bir şey değil. Gider pansuman yaptırırım şim-"
Başımın dönmesi ile kalktığım banka geri oturdum.
Beni diğer kolumdan tutarak hızla banktan kaldırırken gözlerim kararıyordu. "İçtin mi sen?"
Nefesini yüzümde hissetmiştim çünkü düşmeyeyim diye eliyle belimden destek veriyordu. "Yeni mi fark ettin?" dedim acı çeker gibi.
"Yürü." dedi beni ilerletirken. Etraftaki uğultular yüzümü buruşturmama neden olurken beni nereye götürdüğünü sorgulayamayacak kadar bulanıktı beynim.
Ne kadar yürüdük bilmiyorum. Sonunda bir kapı açılma sesi duydu. O an yarı açık olan gözlerimi tam açtım. Evine mi getirmişti beni?
Avucumdaki kendini belli etmeye devam eden ağrıyı avucumu biraz daha sıkınca anlamıştım. Cam artık etimle bütünlük kurmuş gibiydi.
Beni koltuğa bıraktığında elinde ilk yardım çantası olduğunu tahmin ettiğim bir çanta ile yanıma oturdu.
"Elini uzat Cemre." dediğinde başımı iki yana salladım.
"Olmaz." diye mırıldandım. "Sağlık ocağına götür beni. Orada yapsınlar pansumanımı."
"Cemre." dediğinde adımı onun ağzından duymayı bu kadar özlediğimi fark etmiştim. Yutkundum.
"Berk.." dedim kesik nefelerimle. Cam kemiğime dayanacak gibi hissediyordum. "Lütfen."
Berk kolumu tutup avcumu elleri arasına aldığında elimi çekmeye çalıştım. "Cemre!"
Titrek nefesimle konuştum. "Kan bulaşacak ellerine."
"Sakın bir daha kana bulanmış ellerinizi benim üzerime silmeye çalışmayın."
Gözümden süzülen yaşa takıldı gözleri. Gözlerim boynuna kaydı. Yutkunduğunu fark ettim.
Parmaklarımı avucumdan ayırmaya çalışırken acıyla inledim.
"Naptın sen Cemre?" dedi açmaya çalışırken yaranın derinliğini fark edip dehşete düşmüş gibi. "Aç şu elini." dedi sesi titreyerek. Bu bir emir değildi bir yakarıştı. Titreyen parmaklarımı yavaşça gevşettiğimde avucumun içine hapsolmuş o keskin şarap şişesi parçası gün yüzüne çıktı. Etime gömülmüş damarlarıma kadar yol açmış. Kan çizgilerimden aşağı süzülüp Berk’in avucuna dolmaya başladığında hızla geri çekilmeye çalıştım. "Zaten kirleneceğimiz kadar kirlendik Cemre." dedi Berk gözlerini bir an bile elimden ayırmadan. Cımbızı kutudan çıkarırken ellerinin ilk kez bu kadar net titrediğini gördüm.
Cımbız elimdeki camın kenarlarına yerleştiğinde ağzımdan yine acı dolu bir ses çıktı. "Ah!"
"Canın yanacak." dedi bakışları bir anlığına gözlerime tırmandı.
Dudaklarıma acı bir tebessüm yayıldı. Gözümden bir damla yaş daha yanaklarımı yaka yaka çeneme doğru süzüldü. Yanmıştı yanacağı kadar.
Gözlerim onun üzerinde gezinirken güçsüz sesimle konuştum. "Saçlarını hâlâ aynı kesiyorsun." Bu cümle onu duraksatırken ekledim. "Güneş çocuk."
Gözlerini kapattı ve sakinleşmek ister gibi bir nefes verdi. Sonra elindeki cımbızı ucuna camı sıkıştırarak hızla çekti. Dudaklarımdan küçük bir çığlık firar ederken başım geriye düştü.
Kan camın çekilmesiyle neredeyse oluk oluk süzülmeye başlarken kanlar içinde kalmış ellerimize baktım.
Oluk oluk akan kan sadece avcumdan değil sanki yedi yıldır biriktirdiğim tüm o irinden, suçluluktan, söylenmemiş sözlerden süzülüyordu. Kırmızı sıcak ve durdurulamaz... Gözlerim bulanıklaşıyor tavan dönüyor ama bakışlarım Berk’in ellerine çakılı kalıyordu. Benim kanım onun parmak boğumlarına doluyor yedi yıl sonra ilk kez tenine değdiğim o anı vahşi bir tabloya dönüştürüyordu.
Cımbız hızla yanındaki kutuya fırlatırken eline bir pamuk alıp üzerine döktüğü ilaçla yaraya bastırdığında vücudum acıyla kasıldı alnımdaki damarlar dışarıya çıkacak gibi alnımda atmaya başladı. Gözleri yüzüme kayarken geri yaraya döndü. Pamuğu kaldırıp hâlâ dinmeyen kanamama geri bastırdı. Bu sırada isyan eder gibi aynı cümleler dökülüyordu dudaklarından.
"Naptın sen Cemre? Naptın? Çok derin."
Başımı koltuğun arkasına adeta vurur gibi yasladığımda dişlerimi alt dudağıma geçirdim.
Kan yavaş yavaş dururken Berk yarayı temizlemeye başladı.
"Özür dilerim." diye mırıldandım. Ona sürekli hatırlatmak istemiyordum ama elimde değildi. "Her yer kan oldu."
"Dikişlik bu." dedi beni duymamış gibi. "Baban özel kliniklerinin birinde güzelce dikiş attırsın."
"Gerek yok." diye fısıldadım. Fısıltımda öfke vardı.
"Var." dediğinde ekledi. "Cam etinle bütünleşmiş."
Kafam artık neredeyse yerinde değildi. Elimi sardığını hissedebiliyordum. Bu demek oluyordu ki birazdan elimle olan teması da kesilecekti. Başımı zar zor kaldırıp onun elini elimden çektiği zamanla eş zamanlı olarak omzuna koydum. Bu onu afallatmıştı farkındaydım ama birazdan çekil demekten de çekinmeyecekti beni yine kendinden uzaklaştıracaktı biliyordum.
Alnımdan süzülen teri hissettim. "Nefret ediyorum onlardan."
"Söylemiştin." dedi geçen geceki konuşmamızı hatırlayarak. "Neden?"
"Hırsızlar çünkü." dediğimde başını omzundan kaldırdım. Aramıza yine yedi yıl girdi.
"Hadi benden özgürlüğümü aldılar. Senden ne aldılar?"
"Seni."
Başta çenesi kasıldı. Sonra hızla yanımdan kalktı ve mutfak olduğunu düşündüğüm yere girdi kapıyı kapattı. Biraz süre sonra içerden bir ses geldi. Biri tezgaha yumruk atmış gibi bir ses.
Neye sinirliydi bilmiyordum. Ama çalan telefonumdan anlıyordum buradan bi an önce gitmem gerektiğini. Telefonun ekranına zar zor baktığımda Bora'nın ismini gördüm.
Zar zor açtım. Biliyordum açana kadar arayacaktı.
"Ne var?"
"Neredesin sen?"
"Sanane." dediğimde kenara atılmış kanlı pamuğu avcuma aldım. İlk yardım çantasını kapattım ve masanın üzerine koydum.
"Cemre o çocuğun yanında değilsin değil mi?"
"Değilim." dedim kendimin bile inanacağı kadar emin bir sesle. Değildim zaten. Biz yan yanayken bile aramızda koca bir uçurum vardı. Kapıya yöneldim.
"Tamam. Hemen eve gel."
Yutkundum sinirle bir nefes verdim. "Emredersin."
Kapıyı yavaşça açtığımda Bora'nın sesi kulaklarımda kesilmedi.
Önce kalbimin üzerine tutulan kırmızı ışık hüzmesini fark ettim. İyi de Berk mutfaktaydı. Sonra derin bir acı. İçimi yaka yaka ilerledi bir şey içimde kalbime doğru.
Bora'nın cümlesi gerçekten yarım kaldı. "Senin güvenliğin için diyorum. Ortalık karışa-"
"Cemree!" diye arkamdan duyduğum Berk'in sesiyle ona bile dönemedim. İçimdeki acı o kadar fazlaydı.
Hani demiştim ya babam cenazede beni yanında götürürken "Size yemin ederim kalbimin ortasından bir kurşun yesem bu kadar acımazdı. Aşktan değil acıdan." diye. Tamamen yalanmış. Daha çok acıyordu. Bora'nın dediği gibi edebi konuşuyordum işte.
Bacaklarım bedenimi daha fazla taşıyamadı. Geriye doğru sendeledim.
Berk'in kollarının arasına doğru yığıldım. Benimle beraber diz çöktü. Yüzüme şok içinde bakışını gördüm. Elini yarama bastırdı. Kalbime.
Bu kez tutmuştu beni. Berk Cemre'sini hep tutardı.
Telefondan Bora'nın bağırışı doldu kulaklarıma. "Cemree! Hayır hayır hayır."
Telefon kapandı. Dudaklarıma bir tebessüm yayıldı acıyla. Gerçekten ölüyor muydum şimdi?
"Ah Cemre ah. Seni bu dikbaşlılığın öldürecek." demişti annem. Dikbaşlılığım değildi beni öldüren. Onlardı.
"Yine.." dedim acı içinde. "Kan bulaştırdım eline."
Çok zamanım kalmamıştı. Kan bedenimden hızla boşanıyordu. Bunu soğuyan damarlarımdan hissedebiliyordum.
Başını iki yana salladı. "Dayan. Cemre nolur dayan." dedi gözünden bir damla yaşın yanağıma düştüğünü hissettim.
Az önce yaramı ilk yardım çantası ile kapatmaya çalışıp çok derin diyen çocuk şimdi kalbimdeki kurşundan sızan kanı elleriyle durdurmaya çalışıyordu.
Acı yerini uyuşuk bir soğuğa bırakıyordu. Dudaklarımda asılı kalan o kanlı tebessümle titreyen elimi kaldırıp onun yanağına yasladım. Parmak uçlarımın bıraktığı kırmızı izler onun o pürüzsüz teninde birer günah gibi parladı.
"Güneş çocuk..." diye fısıldadım sesim artık sadece bir rüzgar fısıltısıydı. "Karanlığına... kan sıçrattığım için... affet."
Bilincim kapkaranlık bir kuyuya doğru çekilirken son hissettiğim şey Berk’in dudaklarının alnıma bastırılması ve sıcak gözyaşlarının yüzümdeki kanı temizlemeye çalışmasıydı.
"Gitme." diye inlediğini duydum uzaktan.
Berk Yağızoğlu’nun sesindeki o çaresizlik kurşun yarasından daha çok yaktı canımı.
Uzaklardan siren sesleri geliyordu ama benim için artık çok geçti. Ben o kurşunu yedi yıl önce Bora o tetiği ilk kez bir başkasının hayatı için çektiğinde yemiştim. Şimdi sadece bedenim teslim oluyordu.
Cemre Yılmaz en çok korktuğu şeyi yapmıştı; sevdiği adamın ellerini bu kez temizlenemeyecek kadar ağır bir gerçekle kana bulamıştı.
Başım elinin üzerinde biraz daha ağırlaştığında dünyanın tüm gürültüsü yerini derin huzurlu bir uğultuya bıraktı. Sahildeki o kırık şarap şişesinin parçaları gibiydi hayatım; keskin, yaralayıcı ve sonunda paramparça.
Ben Berk’i sevmiştim. Ben Berk’i bizi bu uçuruma itenlerin inadına, kendi kanımla secdeler ederek sevmiştim.
Affedilmek için fazla geç, veda etmek için fazla erkendi.
Yorumlar
Yorum Gönder